Heyecanlandık. Hepimiz heyecanlandık. 31 Mayıs Cuma gününe kadar gelen süreçte polisin Gezi Parkı’ndaki sivillere yönelik sert müdahalesi, vicdan sahibi herkesin içini titreten cinstendi. Cuma akşamı ise adeta polis, Taksim’i insanlardan korumaya çalışırcasına mücadele verdi. Bitmek bilmeyen bir gecede evlerimizin içine kadar gaz soluduk. Mahallemizin tepesinden geçen sayısız helikopter, yansıttıkları ışıklarıyla aydınlattı sokaklarımızı. Görmeyenlerin bir türlü inanamadıkları bir gerçeklik olarak helikopterlerden aşağıya gaz bombaları bırakıldı. Savaştayız sandık ve bu ülkenin insanları olarak kim olduğumuzu sorguladık. En başta hepsi, Gezi Parkı’nın Divan Otel’e bakan köşesindeki ağaçların, yaya kaldırımı genişletme çalışması amacıyla sökülmemesi içindi. Belediye işlerine dair bu kadar basit bir olayın, bu denli şiddetli bir polis müdahalesine dönüşmesini ne aklımız ne de vicdanımız kabullenebildi.
Memleket üzerine bir şeyler söylemenin en büyük baskıları beraberinde getirdiği bir dönemeçteyiz. Gündelik hayatın sıradan bir anını yaşamıyoruz 16 gündür. Normalde konuşacağımız her kelime, gideceğimiz her mekan, bakacağımız her yer bugün farklı anlaşılıyor. Çünkü 16 gündür sınıfsal ve kültürel aidiyetlerimizi yeniden gözden geçiriyoruz. Pierre Bourdieu’yu biraz da karikatürize eden bir referansla herkes, kendi habitus’unda konumlandı ve köklerini sağlamlaştırıyor. Gezi Parkı olaylarını, hükümete ve özellikle Erdoğan’a referansla “siyah” veya “beyaz” olarak konumlandırmaya teşvik edilen bir söylem evreni açıldı önümüze. Üçüncü bir yolun mümkünatı, hiç bu kadar zor olmamıştı.
Futbol sahalarının dışında hiç bu kadar cinsiyetçi küfür, belirli bir mekansallık dahilinde toparlanmamıştı. Henüz tam manasıyla endüstrileşmemiş kentlerin kırsal alanlarında gerçekleştirilen komün hayatı, hiç bugün olduğu gibi metropolümüzün kalbinde yer kurmamıştı. Hayatımın son 20 senesinde dinlememiş olduğum kadar fazla milli marşı, sokaklarda kulağımın zarı yırtılırcasına dinlemek de; sivil görünümlü ancak militarizmi normalleştirerek içselleştirmiş insanların “asker” olduklarını haykırmalarını duymak da, Gezi Parkı’nın açmış olduğu söylem evrenine eklemlenmişti. Öte yandan, bundan sonra yayınlanacak binlerce mizah dergisini dolduracak kadar da espri üretebildik; Başbakan’ın “tencere tava hep aynı hava”sından Polat Alemdar’ına, Fatih Altaylı’nın başbakanın “cevaplarını sorulandırması” kadar. Kızılan, gülünen, heyecanlanılan, ağlanan ve şaşkın bakışlarla etrafımızda olan biteni kavramaya çalıştığımız iki haftadan uzun süren ve halen daha sürmekte olan bir süreç yaşadık, yaşıyoruz.
2) İmaja Dökülen Devrim
Taksim’de ağaçlara yönelik duyarlılığın, devletin baskıcı aygıtları tarafından şiddetle sonlandırılması iradesi karşısında ortaya çıkan tepkisellik, kısa bir zaman içerisinde Erdoğan’ı hedef alan bir aktivizme dönüştü. Erdoğan da, ilk günden itibaren “biz karar verdik yapacağız”, “baş belası twitter” “AVM de yaparız Cami de” gibi söylemlerle bu tepkiselliği oldukça bilinçli olarak üzerine çekmeye devam etti. Bilinçli olarak diyorum, çünkü, reel-politik açıdan değerlendirildiğinde “geri adım atması” gibi bir durum, AKP tabanı içerisinde bir hazımsızlığa yol açabilirdi. Söz konusu anti-demokrat tavır sürdükçe, Erdoğan’ı hedef alan kitlelerin de öfkesi artmaya başladı. Gerilimin tavan yaptığı bu nokta, toplumun bilinçaltında zaten yerleşik bulunan bir takım kültürel referanslı ötekileştirmelerin de dışavurulması için uygun bir ortam yaratılmış oldu. Kalabalıklar, Erdoğan’a küfürler etmeye başladı; öfke, başbakanlık ofisine ve hükümet binalarına yöneldi, otobüsler yakıldı, barikatlar kuruldu, Taksim’e çıkan yollarda “gaz maskesi” gibi bir yan sanayi ürününün satışı yaygınlaştı; Giorgio Agamben’in tabiriyle bir “istisna hali” (state of exception) “norm” haline geldi. Şiddet, “öteki” bir kentin görselliğini de mümkün kılarak hafızamıza kazımış oldu; şiddetin olağanlaşarak adeta meydanı gündelik halinden ayırt eden bir farkındalıkla “açık hava müzesi” haline getirdiği bir kentin kalbinde, yakılan ve yıkılan onca enkazın altında poz vermek suretiyle fotoğraf çekilen insanlar gördük. Her çocuğun mahallesinde mutlaka bulunan o terk edilmiş arabaların içine girerek hayal dünyasını hiçliğe doğru götüren bir yıkım üzerinden inşa ettiği bir fantazya evrenine benzer bir bilinçdışının, gerçekliğimize dökülmüş haliydi olan biten.
Bauhaus’a, E. F. Schumacher’e ve henüz okumadığımız başka birçok düşünselliğe atıfla demokrasilerde “küçük güzeldir” dedik. Demokrasiyi, biraz da halen daha modernizmden medet uman bir üslupla, Habermas’ın iletişimsel eylemine atıfla ele aldık ve mevzu hakkında konuşarak, herkesin avantajına veya en az dezavantajına uygun olacak şekilde karar kılabileceğimize dair umudumuzu sürdürdük. Nicel veya nitel olarak tespit edilmesi mümkün bir çoğunluğun mutlak tahakkümünü değil, madunluğun değişken eksenlerinde mevcut bulunan o “küçük” olanın mümkün olduğunca fazla lehine olabilecek bir iletişim ortamının imkanlı hallerini araştırdık. Birinci çoğul şahısla konuşmamın nedeni, kendimden başka bilmediğim pek çok insanın da bu “solduyu”ya yatkın bir konum aldığından emin olmamdır. Bütün bunları yaparken, küçük olanın güzelliği paydasında buluşmamız, aynı zamanda bu buluşma noktasına dek taşıdığımız o habitus’umuzu, bizi biz yapan kültürelliğimizle içselleştirdiğimiz davranışlarımızı da bir araya getirdi. Şimdi düşünüyorum da, küçük olanın güzelliğini ararken, bir takım “büyük anlatıların” oluşumuna da yol açmış olabiliriz. Nietzsche’nin, Foucault’nun, hatta ve hatta Bourdieu’nun derinden işlediği gibi yaşam, sürekli bir iktidar biriktirme eylemiyle geçiyor ve küçük olanın güzelliğini arayanlar, ancak ve ancak onlara önceki nesilden aktarılan sermayenin çeşitli formları ile birlikte imtiyazlı bir konumdan konuşabilmekteler. Küçük olan, madun (subaltern) olan, Spivak’ın zihin açıcı makalesinde değinmiş olduğu gibi, sesini yükseltemiyor.
Evet, Foucault’nun ağızlara sakız olmuş ifadesinde dediği gibi “iktidarın olduğu her yerde direniş var” ancak, yine Foucault’nun vurguladığı gibi iktidarın da tek bir hiyerarşik yapıda toparlanmadığı ve toplumsal alana dağılan çeşitli eylemsellik halleri mevcut. İktidarın olduğu bir yerde direniş olan Gezi Parkı, 28 Şubat’ın şiddetini hatırlatırcasına ürken ve tedirgin olan, madunluğun değişen eksenlerinde toplumsal hiyerarşinin altında konumlanmış bir kitle için direnişi çağrıştıran bir iktidar alanına dönüşebiliyor. Olayla hiçbir ilgisi olmamasına rağmen büyük bir hata yaparak Susurluk protestocularına laf yetiştiren Erbakan’ın, çalınan tencere-tavaların, “bin dakika aydınlık için bir dakika karanlık” sloganının hedefine oturması sonucu dindar kitlelerin yaşamış olduğu ötekileştirici travma, bugün yine tencere-tava sesleri eşliğinde yeniden hissedilebiliyor. Gezi Parkı, direnişin en barışçıl olduğu, militarizmin minimal düzeyde hissedildiği yegane alan olmakla beraber, Taksim dışındaki kentsel alanların birçoğu, Cumhuriyet mitinglerini andırırcasına yapılan gösterilerden kareler sunuyor bize. Ve hepsi, Gezi Parkı’nı referans alıyor, herkes “her yer Taksim, her yer direniş” diyor ve dünyanın moderniteyle birlikte yaşadığı çoğu zulmün müsebbibi, güya-bütünleştirici bir ideolojinin kendisini meşru eden söyleminin yeniden üretildiğini görüyoruz. Diğer yandan “Camii” ve “bira” sözcüklerini yan yana getiren kitleler, kendi varlığını üzerinden ürettiği ötekiyle olan iletişimini keserek, onunla konuşmayı değil, savaşmayı seçiyor. Dünyaya “sol” bir pencereden baktığını ifade eden insanlar, Gezi Parkı’nda direniş sürerken bu devrimin, hemen altlarındaki metroda yerleri süpüren bir temizlik işçisinin devrimi olup olmadığıyla ilgilenmiyorlar bile. Gezi’deki komünal hayatın, madunun sesi olup olamadığı gibi provokatif bir soru var karşımızda. Madunluğunu sınıfsal ve/veya kültürel bir düzlemde sürdüren o temizlik işçisi de, akın akın metrodan meydana koşturan ve “her yer Taksim her yer direniş” diyen kitlelerin sloganlarını pek umursamayarak, işini yapmaya devam ediyor ve kimbilir onu bekleyen sorunların hangi birine yetişebileceğini düşünüyor. Aynı şey, Taksim’e toplu taşımanın aksaması sonucu Kağıthane’den Taksim’e yürüyerek gelen ve bütün gün yerleri silerek geçiren bir kadın temizlik işçisi için de geçerli…
Jacques Ellul, “Sözün Düşüşü” (The Humiliation of the Word), veya daha düzgün bir Türkçe çevirisiyle, “Sözün Aşağılanışı” adli eserinde, imajların, görsellerin çağımızın belirleyici unsuru haline geldiğini anlatır ve görsel olana karşılık olarak sözün, herhangi bir hükmünün kalmadığını belirtir. Ellul’un bu çıkışını, Baudrillard veya Jameson gibi düşünürlerde de gözlemlemek mümkün. Ellul’e göre bir devrimi, imajlar vasıtasıyla gerçekleştirmek imkansızdır. İmaj, devrimin radikal toplumsallığını uysallaştırır; belki binlerce kelimeyle düşüneceğimiz ve kavramaya gayret edeceğimiz toplumsallığımızı görsellere indirgeyerek sıradanlaştırır. Devrim yapmak için, bizden farklı olana, “öteki” olana seslenen vicdanımızı, bir metinden diğerine atlayarak, “ötekine yönelik bir konuşma” haline getirmemiz gerekiyor. Günlerdir bir BDP’linin, TOMA’dan kaçarken elinden tuttuğu bir “Atatürkçü” ile “ülkücü” selamı yapan bir kimsenin resmine bakıp, -hiçbir zaman sahip olmadığımız- farklılıklarımızla dayanışmanın muhtemel sınırlarını gözlemlemeye çalışıyoruz. Siyasal düzlemdeki muhalefeti işaretleyen politik bir alegoriden başka birşey değil bu. Bundan yalnızca iki ay önce şiddet eylemleriyle karşı karşı gelen İstanbul’un üç büyük futbol takımının taraftar gruplarının, kendi formalarıyla bir araya geldikleri anları biriktiriyoruz. Ötekileştirici bir söylemden sıyrılarak, daha önce hiçbir zaman bir araya gelmemiş olan farklılıklarımızı, “BDP”, “Atatürkçü”, “Ülkücü” gibi görsele yaklaşan sözel kalıpların desteklediği imajlarla deneyim etmeye uğraşıyoruz. Gezi Parkı’nın hipergerçekliği burada yatıyor; Bakhtin’in ifadesiyle park, resmi hiyerarşilerin “geçici” bir süreyle rafa kaldırıldığı bir karnaval alanı olabilir ancak. Bütün provokatif sorularla birlikte düşünüldüğünde; bir devrim değil. Devrimin ihtimali bile değil.
3) Demokrasi ve Çelişkiler: Onulmaz Kültürelciliğimiz
Dünyaya “solduyuyla” bakmaya gayret eden biri olarak, Taksim’deki veya ülkenin herhangi başka bir yerindeki, militarizmi normalleştirerek içselleştirmiş sloganları atan bireylerle yan yana durmayı zul addeden başka insanların da varlığından bahsetmek mümkün. Bu zul addetme durumu, benim gibi Marksist bir bakış açısından beslendiğini iddia eden, ancak resmi ideolojinin seçkinci ve özellikle memleketteki dindar kitleleri ötekileştirici söylemleri ile göbek bağı bulunan kitle için de geçerli mi, emin değilim. Markar Esayan’ın da geçenlerde yazmış olduğu gibi (http://www.markaresayan.com/?p=1980) bu kitle, geçtiğimiz son 11 yılda 100 liralık bir ilacın ücretinin 10 liraya düşüşünü, insanların hayatını oldukça önemli bir ölçüde iyileştiren bir hadise olarak nitelendiremiyor çünkü burjuva aidiyetinden ötürü buna pek fazla ihtiyaç duymadı. Sağlık hizmetinin ticari bir faaliyet olarak devam ettiği bir süreçte, Marksist bir bakış açısından hareketle bunun, bir devrim olduğunu belirtmek güç. Buna rağmen bu ve bunun gibi gelişmelerin, insanların yaşantısında birebir etkin olduğunu belirtmek imkansız değil. Ne var ki Gezi Parkı’ndaki kitlenin önemli bir kısmının, AKP döneminde gerçekleşen bu gibi gelişmelerin gündelik yaşama etkisini göremeyişleri, onların “devrim” tanımının farklı olmasından değil, sınıfsal-kültürel olarak AKP’nin gündelik yaşantılarını etkilediği kitleyle olan onulmaz mesafelerinden ileri geliyor.
Bu mesafe, Gezi Parkı direnişçileri Erdoğan’ı “diktatör” olarak ilan ederken, memleketin önemli bir kısmının halen daha başbakanına güvenini sürdürmesi arasındaki ikiliği de açıklar nitelikte. Erdoğan, siyasete girdiği 1980’li yıllardan itibaren, özellikle kentli yoksulların evlerine bizzat girip çıkarak, politik öznelliğini “onlardan biri” olarak inşa ederken, Türkiye’deki solun içinde farklılaşan geniş spektrumu, toplumu kuramsal büyük-anlatılarla açıklama ve gerçekleştiremediği ideallerinden ötürü kitlelere küsme gibi davranışlarla bir öznellik kurgulamaktaydı. Bu eğilim de solduyuyu, militan bir laiklik anlayışıyla yola çıkmış olan cumhuriyetin, dindar ve muhafazakar kitleleri bir öteki olarak inşa etmesine paralel olarak, seçkinci bir algıyla yeniden üretmekteydi. Rejimin ötekileştirici gücü o denli ağırdı ki, başbakanlıkta ve köşkte “dindar” insanların mevcut bulunması, AKP’ye güvenen kitlelerin desteğini sürdürmesi için halen daha geçerli bir neden olabiliyor. Hal böyle olunca Taksim’e çıkarken Erdoğan’a küfürler yağdıran, istifaya çağıran ve onu bir diktatör olarak ilan eden kitlelerle, Erdoğan sayesinde tarihte ilk defa rejimle samimi bir ilişki kuran kitleler arasındaki mesafe keskinleşiyor.
2007’deki genel seçimlerden bu yana düşüncem hiç değişmedi. Bu ülkede modernleşmeyi Batılı görünüme indirgeyen seçkinci elitin “ötekileştirdiği” kitleler, özellikle dindarlar ve Kürtler, ülkeyi demokratikleştirecek devrimsel bir hareketin taşıyıcıları olacak ve kısmen de bu geçekleşti. Şu an içinde bulunduğumuz ortamdaki direniş halinin, Erdoğan’ın 2011’den bu yana giderek otoriterleşen tavrına bir tepki olarak ortaya çıktığı malum. Ancak bu durum, mevcut protestoyu tam olarak açıklamıyor. Bu ülkedeki ötekilerin giderek daha imtiyazlı hale gelmesi ve bu imtiyazlarını gelecek nesillere aktarma ihtimali; bir başka deyişle, merkez-çevre ilişkisinin “normalleşmesi” durumu, halen daha protesto eden kitlenin bilinçaltında yer edinen ve Gezi ile birlikte dışavurum halini alan dayanılmaz bir düşünce. Bu gruba çözüm sürecini istemeyen ve birer “asker” olarak öznelliğini inşa eden kitleler de, seküler beyaz Türkler de, cumhuriyetçi elitizme eklemlenmiş sol da dahil. 11 senelik AKP iktidarında bir mekanı işgal etmek suretiyle direniş sergilememiz için elimizde çok daha önemli nedenler vardı. 35 kişinin bombalanarak öldürüldüğü Uludere katliamı, memleketin neoliberal ekonomiye entegrasyonu sonucunda giderek yaygınlaşan taşeron firmalarda insanlık dışı koşullarda çalışan ve bir kısmı feci şekilde can veren işçiler, üniversitede hoca/asistan veya kamuda görevli olabilmek için halen daha yaşam tarzından, örtünmesinden vazgeçmek zorunda kalan kadınların madunluk hallerinin, bugün bir yelpaze altında toplanmış gibi görünen farklı grupların toplumsal bir direniş ortaya koyması için yeterli aktivasyon enerjisini ortaya koyamamış olması, söz konusu bilinçdışının, yeri geldiğinde Kürtlerle, yeri geldiğinde Erdoğan’la olan fobik ilişkisinden kaynaklanıyor.
AKP’nin seçim başarısı, koyu bir şekilde “dindar” veya “muhafazakar” olarak adlandırılabilecek kitlenin sadakatinden değil, farklı talepleri olan toplumsal sınıfların rızasını alarak belirli bir hegemonya tesis etmesinden ileri geldi. AKP hem solu, hem sağı temsil etti. 2011’den beri “devletin sahibi olduğu” gibi bir ilüzyonla yaşayan AKP’nin, başına gelmeyen felaket kalmadı çünkü AKP, bugüne dek sürekli devlet aygıtını yürüten resmi ideolojiyle çatışmasından gücünü aldı. AKP, 2002’den itibaren bir yanda, hayatta kalabilmek için askeri vesayetle mücadele ederken, kendi patriyarkal dilinde militarizmi yeniden üretti; Öcalan’ın medyada inşa edilen imajını “bebek katili”nden “İmralı”ya dönüştürürken, belirli bir “makbul Kürt” tanımını da inşa etti; kentli yoksullar için sağlık ve istihdam olanakları yaratırken, onları neoliberal ekonominin taşeron işçileri haline de getirdi; örtünmeyi bir yaşam tarzı olarak seçmiş kadınlara mitinglerinin en ön saflarında yer verip politize ederken, onları “3 çocuklu anneler” olarak patriyarkanın tahakkümüne zorladı; azınlıkların devlet tarafından el konulan mallarını iade ederken; Hrant Dink’in katlini ve sonrasındaki süreci seyretmekle yetindi.
AKP, Türkiye tarihinde görülmemiş bir demokratikleşmenin ve bu demokratikleşme sürecinin barındırdığı çelişkilerin mevcut bulunduğu bir hegemonyanın yürütücüsü olarak, yoluna halen daha alternatifsiz devam ediyor çünkü, Gezi’de bütün farklılıklarıyla görünür olan toplumsal muhalefet, AKP’nin seçmen tabanını oluşturan kitleleri ikna edici argümanlar öne sürememişti, süremiyor. Gezi dahilinde mevcut bulunan direnişçi gruplar, çoğunlukçu bir demokrasinin otoriterliğinden yakınırken bu otoriterliği, çoğunlukçu demokrasinin öznesi olan geniş kitlelere ikna edici bir şekilde anlatmak yerine, onlarla arasında mevcut bulunan kültürel ayrışmanın tepesinde konumlanma içgüdüselliğini göstermeye devam ediyor. Gezi direnişinin karnavalesk bir gösteriden ibaret oluşu bundan; bir komün hayatıyla eşitlikçi ve özgürlükçü bir fantazyanın dışavurumu, geniş kitlelerin rızasını alabilecek yeterli bir yöntem değil. Gezi direnişi demokrat ve özgürlükçü “görünüyor” ancak, sahadaki aktörlerin imtiyazlı konumlarında ayrı konuşmaları dikkate alındığında bu onun, gerçekten demokrat ve özgürlükçü “olduğu” anlamına gelmiyor. Oysa demokratikleşme, Gezi’deki kitleden ziyade, AKP’ye oy veren ve ağza sakız olmuş o “%50‘lik” kitlenin, siyasal temsil kabiliyetini kendi elleriyle teslim ettiği iktidarına eleştirel yaklaşmasından geçiyor.
Gezi, mühim bir hadise ve konu mühim hadiseler olunca birtakım “büyük-anlatıları” sorgulamak durumundayız. An itibariyle patriyarkanın, militarizmin, kapitalizmin ve milliyetçiliğin büyük-anlatılarını yeniden üretmeyen, geniş halk desteğini arkasına almış herhangi bir siyasal partinin mevcudiyetinden bahsetmemiz neredeyse imkansız. Gezi, AKP’nin doğrularını da, yanlışlarını da demokratik bir perspektiften görmemize neden olduğu için önem arz ediyor. Ve Gezi’de, ciddi manada ihtiyacımız olan toplumsal bir muhalefet için, bir dayanışma gösterisi sergileyen grupların, ilerleyen süreçte toplumda kapı kapı gezerek, AKP’nin eleştirisine yönelik ikna edici argümanları kitlelere anlatmaları gerekiyor. Buna ihtiyacımız var çünkü Gezi direnişi, AKP’nin hegemonyasından kaçış arayan ve eleştirel bir konum almaya başlayan kitlelerin, yeni baştan karizmatik bir lider olarak Erdoğan’ın çevresinde kenetlenmesine -istemeden de olsa- sebep oldu. Bu kenetlenmedeki en önemli etken ise, Gezi direnişinin istemeden de olsa yaratmış olduğu tepkiselliğin mümkün kıldığı ve eylemsel bir alan açtığı, dindar ve muhafazakar kitlelere yönelik ötekileştirici söylemin yeniden üretilmesinde yatıyor. Gerilim politikalarını yönetmekte oldukça tecrübeli olan Erdoğan da, mümkün kılınan bu ötekileştirici söylemi fırsat bilerek, amiyane tabirle safları iyice sıklaştırmış oluyor. Gezi direnişini bir şekilde öznelliğine katan bireylerin, toptancı bir zihniyetle Erdoğan’ı şeytanlaştırmak ve kendi imtiyazlı konumlarından ayrı dindar ve muhafazakar kitleleri ötekileştirmek yerine, AKP’nin son 11 senede gerçekleştirmiş olduğu pasif devrimi çok iyi incelemeleri, Erdoğan’ın çevresinde kenetlenen kitlelerle konuşarak, -pek kolay olmasa da- onlara empati geliştirebilmeleri gerekiyor.
4) “Gezi’de oturmuş da bir türkü tutturmuşum”
Bugün sınıfsal konumundan dolayı içselleştirdiği ötekileştirme mekanizmalarından ayrı konuşan ve Gezi’ye övgüler dizen bir sosyolog, dindar ve muhafazakar kitlelere referansla, Şerif Mardin’in bilindik analizinden hareketle “çevreler merkez oldu” gibi toptancı bir analizde bulunabiliyor. Hatta bunun bir türküsünü bile yapmış. Oysa bugün merkezde olduğu iddia edilebilecek muhafazakar ve dindar bir kesmin mevcudiyetinden söz etmek mümkün değil çünkü, AKP’nin yaratmış olduğu orta sınıfla beraber bu kitle içinde sınıfsal bir gerilim yaşanacak olması muhtemel. Oysa biz, tam olarak da AKP tabanındaki bu gerilimi politikleştirerek bir AKP veya Erdoğan eleştirisi çıkarabilir ve demokratik adımlar atabilir, AKP’nin tesis ettiği hemenonyayı, daha demokratik bir politikayla yeniden tesis edebiliriz. Ne var ki sosyal bilimciler, dünyanın ve memleketin en iyi okullarında eğitim görmüş olsalar, hatta ve hatta kendilerini Gezi direnişçisi olarak ilan etseler de, bu politikanın imkanlı olduğunu görmek yerine, kendi sınıfsal ayrıcalıklarından ayrı muhtemel bir devrimin çıkabileceği tabanı ötekileştirmekle meşguller ve bu devrimci politikayı savunanları da AKP destekçisi Marksistler olarak bir çırpıda silip atarak, üzerimizde sembolik bir şiddet uygulamaya meyilliler. Tam olarak da devrimin çıkacağı bir tabanı görünmez kılmaktalar. Kaldı ki imtiyazını kaybetmiş gibi görünen merkez, halen daha önceki nesillerden kendisine aktarılan imtiyazlarla dimdik ayaktayken; imtiyaz kazanmış gibi görünen çevre, merkezin ona reva görmediği imtiyazlara yönelik geliştirdiği ötekileştirici üsluptan endişeli. Bu durumda memleketin çok iyi eğitimli sosyal bilimcilerinin yaptığı analizler, ancak ve ancak mevcut sınıfsal hiyerarşileri olağanlaştıran ve görünmez kılan birer sembolik şiddet olarak işlevselleşiyor. Çünkü bu bir iktidar biriktirme yarışı ve kendileri, en az bir-iki nesildir kaybetmeyi hiç ama hiç tecrübe etmediler.
Sergilediği potansiyel ve bütün sorunsallarla Gezi, bir devrime değil; ancak ve ancak AKP’yi ilerleyen süreçte yeniden demokratik sulara çekmeye yönelik bir toplumsal muhalefete ön ayak olabilir. Ancak, toplumsal hiyerarşileri olağanlaştıran sembolik şiddetten arınmak için çaba göstermek kaydıyla. Eleştiriyi, kendi imtiyazlı konumunu güçlendirmek ve meşru kılmak için değil, kitlelerin rızasını alacak bir düzlemde etkinleştirmek kaydıyla. Veya, kitlelerin bir özdeşleştirme halinde ilişkilendiği Erdoğan gibi bir figürü şeytanlaştırmayı reddedip, kitlelerin Erdoğan’la kurduğu özdeşleşme mekanizmalarının büyüsünü bozmak kaydıyla. Evet, devrimden sonra ilkin devrimcilerin memleketi terk edeceği bir olağandışılıkla değil. Karnavalın şimdilik gizlediği bütün kutuplaşmalarımızla ve demokrasi simulakrımızla her şey yeniden başlıyor. Demokrasiyi hapsolduğu simulakrdan, gerçekliğin sınırlarına çekme gibi imkansız çabamız dahil…
Alparslan Nas
14 Haziran 2013
Kaynak; muhimhadiseler.org





