11 Haziran günü İstanbul Adliyesi’nde 44 avukat tekme tokat cübbelerinden sürüklenerek gözaltına alındılar. Gözaltı gerekçesi, savcılığın basın açıklamasında[1] 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet olarak belirtildi.
Sokaktan gözaltına alınıp, 13 Haziran günü tutuklama talebi ile sorgu mahkemesine sevk edilen 18 kişi hakkında da aynı yasaya muhalefet suçlaması vardı. 2911 sayılı yasa ülkenin dört bir yanında yapılan Gezi Eylemleri ile çöp olmuştur. Yıllardır düşünce ve ifade özgürlüğü engellemesinin aracı olarak kullanılan 2911 sayılı yasanın, uluslararası hukuki normlara aykırı bir yasa olduğu da 1 Mayıs kararı[2] ile açıklığa kavuşmuştur.
Savcılık, basın açıklamasında kamu düzeni vs tekerlemesi ile eylem yapan kişilerin bazılarının üzerinde cübbe olduğunu ve avukatlara müdahalenin hoş görünmediğini de belirtmiştir. Savcılığa bildiği bir hukuk kuralını hatırlatalım: hiç kimse düşüncesini nerede, ne zaman ve ne şekilde gerçekleştireceğini önceden açıklamak zorunda olmadığı gibi bu konuda sınırlama da getirilemez.
Herkes istediği her yerde, her zaman düşüncesini istediği tarz ve şekilde ifade eder. İfade hakkının toplu kullanımı olağan olup, bu bir alanı işgal etmek anlamına da gelmez.
Gezi eylemleri, iktidara olan öfkenin patlamasının getirdiği bir direnişidir. Avukatlar halkın bir parçası olarak bu direnişte yerlerini etkin olarak almışlardır. Gözaltına alınmış ve yerlerde sürüklenerek, darp edilerek onurları zedelenmiştir. Ancak verilen tepki ile Ankara’da, Bursa’da, Antalya’da, İzmir’de, Van’da, Manisa Akhisar’da, Gaziantep’te, Konya’da, Marmaris’te, Samsun’da, Kocaeli’nde, Diyarbakır’da, Batman’da, İstanbul’da ve ülkenin dört bir yanında binlerce avukat AKP iktidarına artık yok sayılmayacaklarını ve Gezi eylemlerinde sembolleşen faşist iktidar uygulamalarına dur diyeceklerini göstermişlerdir. Bu dışarıdan bakıldığında şaşırtıcı gelebilir ancak eğer 11 yıllık AKP döneminde hukuk alanında meslek icra edenseniz şaşırtıcı değil geç kalınmış bir tepkidir.
AKP’nin “acemi”liğinden “ustalığı”na kadar sürekli olarak yargıya talimat verip duran hatta mahkeme kararlarına uymayan, uygulatmayan Erdoğan’ın yargısında avukatlar kendilerini var etmeye çalıştılar. Savunmanın sesinin hep kısmaya çalışan bir yargı sisteminin üzerine, CMK 250 ve akabinde TMK 10 ile görevli savcılık ve mahkemelerde kısıtlama kararlarıyla işlevsizleştirilen avukatlar oldu. Ergenekon davalarında duruşma salonundan dışarı atıldılar. Kendisine hukukçu diyen özel yetkilerle donatılmış hakimler, sırf kendilerini rahatsız ettikleri için avukatlara duruşmalara katılmama cezası verdi. Artık nefes alamayan avukatlar mesleklerini icra ettikleri dosyalar gerekçe gösterilerek, işçi direnişine katıldığı için (ÇHD operasyonu ile genel başkan ve İstanbul şube başkanı dahil dernek binaları, bürolar ve veler basılarak gözaltına alınıp tutuklandılar) ya da sanık olan müvekkiliyle görüştüğü için onlarca ev baskını ile tutuklanıp cezaevlerinde kapatıldılar. (KCK adı altında yapılan operasyonla onlarca avukat hala tutuklu bulunmaktadır). Haksızlığa ses çıkaran İstanbul Barosu Yönetimi, haklarında açılan davalar ile bastırılmaya çalışıldı.
Adliye projelendirilirken, kaleme girmesinin kısıtlanması düşünülen yine avukatlar oldu. Dünyanın ve Avrupa’nın içinde adalet olmayan en büyük saraylarını yapan AKP hükümeti bina projesinde baroları taraf olarak sayıp görüş bile almazken, baro odalarını bile avukatlara çok gördü. Anadolu Adliyesi ve Konya Adliyesi’nde olduğu gibi ön bürolar ile avukatlar bırakın hakimle görüşmeyi, kalem memurlarına bile ulaşamaz haldedir. Aynı saraylara girişlerde avukatların meslek kuralları hiçe sayılarak zorla üstleri aranmak istendi. Adliye girişlerinde avukatlara suçlu muamelesi yapılması özel güvenliklerin takdirine bırakılmış durumdadır. Türkiye yargı siteminde avukatlar “sürekli yalan söyleyen”, “vergi kaçıran” üvey evlat muamelesi görmektedirler. Yıllardır “adaletin KDV’si olmaz” diyerek halkın hak arama özgürlüğünün alanını genişletmek için mücadele eden avukatlardan, hala %18 KDV alınmaktadır.
Binlerce avukat yığınlar halinde neolibaral ekonomik düzen içinde işçileşti ve bağımsız meslek icrası hayal oldu. Halkın savunmadan yararlanabildiği tek alan olan zorunlu müdafilik kuşa çevrilip ödemeleri anlamsızlaştırıldı. Bu gibi düzenlemeler ile halkın müdafii hakkı ortadan kaldırırken avukat piyasanın kucağına itildi. Haciz mahallinde vuruldu ve dövüldüler. Ama herhangi bir kamu görevlisinin şikayetinde yapılan “atılgan” soruşturma tarzı, avukatlar mağdurken fazla görüldü.
Referandum süreci ile AKP’nin manipülasyonu sonucu hukuksal kılıflar halinde kamu yararı kriteri dahil idari yargı zapturapt altına alınırken, doğanın savunulmasında önemli hukuki kazanım olan HES davalarında ret kararları birbiri ardına geldi. Zorunlu din dersinin hukuka aykırı, gerici, baskıcı olduğu bilindiği halde uygulanmaya devam edilmesi önce avukatların vicdanını zedeledi. 4+4+4 yasalarıyla gericiliği seyretmek zorunda kaldılar ve hiçbir hukuki girişim olanaklarının olmadığını fark ettiler. Yüksek yargı operasyonun tuz biber ektiği ahvalde avukatlar, hukuksal mücadelenin dışına itilmekle bir kez daha işlevsizleşti. Benzer durum yağma yasaları ile devam eden kentsel dönüşüm ve kamulaştırma davalarında da yaşandı.
AKP döneminde avukatlar gizlilik ve kısıtlama kararları ile yok sayıldılar ve terörist ilan edildiler. Dolayısı ile avukatlar Gezi direnişinde yerlerini aldılar. Haksızlığa en önde ses çıkardılar. AKP’nin zulmünden ve diktasından kendilerinin de nasibini halkla beraber aldıkları durumda, gezide gezen avukatların olması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.
İktidarda olanın her sözünün kanun olmadığını avukatlar haykırdılar bir kez daha. Ne kadar kanun yapılsa da; özgürlüklerin var ve hak olduğunu bilen avukatlar da dilekçeleriyle yetinmeyerek, halkla beraber söz ve eylemleriyle iktidara karşı direnişe geçmişlerdir. Artık avukatların adalet ve özgürlük mücadelesi mahkemelerin dört duvarı dışına çıkmıştır.
Sokakta hakkını arayan halkın içinde avukatları hep göreceksiniz.
Av. K. Erkut Güzel
15 Haziran 2013
Haberin kaynağı için tıklayınız; sendika.org


