Radikal: Halkın POMA’sı – Taylan Tanay

caglayan-avukat-gozaltilari

Siyasal iktidar Gezi eylemlerini provokasyon, eylemcileri çapulcu ve marjinal, eylemlerin nedenlerini dış güçler / faiz lobisi, çözümünü ise TOMA, bol bol su ve bol gaz / gözaltı ve tutuklama olarak görüyor. Bu yaklaşımla yeni bir siyaset kavramı dayatılıyor. Siyaset, farklı toplumsal gruplar arasında bir mücadele, uzlaşma alanı olmaktan çıkarılarak, bir yönetim alanı olarak kurgulanıyor. Böylece, düşman / suç nitelendirilmesiyle iktidar dışında kalan tüm toplumsal grupların siyaset yapma kapasiteleri ellerinden alınıyor. Bu siyaset kurgusu hepimizin karşısına sürekli güncellenen bir terörist listesi çıkarıyor. Listeye bakan herkes siyasal, sosyal ve kültürel olarak farklı grupların salt iktidara muhalif oldukları için alt alta yazıldıklarını fark edecektir.

Bir süredir listenin değişmez gruplarından biri de avukatlar. 11 Haziran’da Çağlayan Adliyesi’nde, Gezi Parkı ’ndaki halka yönelik polis terörünü protesto eden avukatlar, aynı teröre maruz kaldılar. 45 avukat yerlerde sürüklenip darp edilerek gözaltına alındı.

Terör istisnası

Bu gözaltı dolayısıyla İstanbul C. Başsavcısı’nın odasında gerçekleşen olay olmasaydı, tek başına bu gözaltı en çok tutuklu avukatın bulunduğu bu ülkede Vaka-i Adliyeden sayılabilirdi. Ancak yaşanan olay yargıyı anlamak ve anlamlandırmak noktasında bir kez daha eşsiz bir fırsat sağladı.
Avukatların gözaltına alınması sırasında yaşanan hukuksuzluğun boyutu nedeniyle avukatların derhal serbest bırakılması istemiyle Türkiye Barolor Birliği Yönetim Kurulu (TBB YK) üyesi Başar Yaltı, İstanbul C. Başsavcısı’nın odasına gitti. İçeride Başsavcı Turan Çolakkadı, Başsavcı vekilleri Zekeriya Öz ve Cihan Kansız vardı. Savcıların şöhreti nedeniyle bu “üçü bir arada” durumu derhal bir sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilanını akla getiriyor. Keza bu isimlerin hepsi DGM’den başlayarak anlı şanlı özel yetkili savcılar. Ancak ne sıkı yönetim ne de olağanüstü hal, söz konusu olan, terörle mücadelenin tüm hukuksal sahası üzerindeki mutlak hakimiyetidir. İstisnadan kurala, geçicilikten kalıcılığa erişen “terör istisnası” yargıyı özel yetkili-olağanüstü yargının vesayeti altına soktu. Çolakadı, Öz ve Kansız’ın girdiği her kare yargının olağanüstü yargı tarafından yönetildiğini gösteriyor.

Söz konusu sadece fotoğraf olsaydı, ihmal edilebilirdi. Oysa bu fotoğrafın devamında diyaloglar da var. TBB YK üyesi avukatlara ilişkin soruşturma usulünü hatırlatınca, gözaltı işleminin talimatını verdiğinden olacak ilk sözü, en namlısı Öz söylüyor: “Bunlar avukat değil. Böyle avukat mı olur?” Burjuva hukuk kuramına göre yargının birbirinden bağımsız üç sac ayağı var. Bunlar iddia-savcı, savunma-avukat ve hüküm-hakim. Hepsinin birbirine karşı bağımsızlığı bulunur. 1. sınıfa ayrılmış bir savcı elbette ki bunu biliyor ancak kendi kişisel deneyiminden de bizzat bildiği gibi hakikatin başka bir şey olduğunun da farkında. Keza nasıl avukatlık yapacağınız artık basit bir hükümet tasarrufu haline getirilmiş durumda. Bunun amacı iseterörle mücadele adı altında özel yetkili savcılarla yürütülen soruşturmalar. Yani Öz’e hiç de yabancı değil.

Hakimleri toplamak

Bir kent gece gündüz yanıyorsa, tüm meydanlar pervasız bir polis terörünün sahnesi haline dönüşmüşken tek bir savcı harekete geçmiyorsa oradaki doğru soru, “Böyle savcılık mı olur?” sorusudur.

Diyaloglar burada bitmiyor elbet. Başsavcı söze girip “Hakim ve savcıları toplasam gelsem, Baro’yu bassam nasıl olur?” diye soruyor. Sözün sahibi Necati Şaşmaz olsaydı tamamdı da, sözün sahibi bu ülkenin en büyük kentinin başsavcısı… Hal böyle olunca ciddiye alıp bazı hatırlatma, düzeltme ve öğretme çabası içine giriyor insan. Öncelikle hadi savcıları anladık, bu hakimleri toplamak nedir? (Bu arada bu sözün evde tutulan yüzde 50 vakasına benzerliği şaşırtıcı değil mi?) Oysa Başsavcının hakimler üzerinde tek bir yetkisi yok. Ama işte odaları yan yana olunca, duruşma salonuna aynı kapıdan girip çıkınca, duruşma salonunda kürsüde aynı yüksekliğe oturup aynı servisle aynı apartmana gidip aynı lokalde eğlenince, başsavcı kendini hakimler adına da konuşmaya yetkili sayıyor. Dahası kendini onların sahibi zannediyor. Ne de olsa iddia ve hüküm uzun bir süredir “bir ve aynı” değil mi? İşte size unuttuğunuz bir hakikat daha.

Başsavcı burada Baro’yu basmaktan da bahsediyor. Şahsın kimliğine bakıp dehşete düşmeniz yersiz değil. Olur mu olur? Ne mutlu ki bu sefer bir metaforla karşı karşıyayız. Başsavcının bu sevimsiz metaforunu kaldırdığımızda şu çıplak gerçekle karşılaşıyoruz. Adliye benim, bizim! Ve avukatlar adliyenin hiçbir şeyi. E adliyeye saray deyince birilerinin elbet buranın hükümdarı birilerinin ise tebası olması gerek. Başsavcı rolleri dağıtmış. Hükümdarı savcı-hakim, tebası avukat/halk… Zaten adaletsiz adliyenizde gözümüz yok.

TOMA’nın tekeri

Kafka’nın Dava isimli romanında bir davacı adliyeye girmek ister. Adliyenin bir bekçisi vardır. “Şimdi giremezsin” der. Davacı sorar: “Peki daha sonra?” Bekçi “olabilir” der. Bu davacı giriş izni alabilmek için ömrünün sonuna kadar adliyenin kapısında bekler ve adliyeye giremeden kapısında ölür. Çünkü o kapı davacının girebilmesi için değil, girememesi için yapılmıştır. İşte bugün avukatlar o davacının yanına gönderiliyor.

Kuvvetler ayrılığı, aristokratlar ile burjuvalar arasındaki siyasal savaşın hukuksal ve kurumsal dengesini tarihsel biçimde temsil eder. Modern devlet kendini yeniden üretmesine fırsat veren bir örgütlenme modeli olarak kuvvetler ayrılığını korudu. Farklı siyasal güçler arasında siyasal bir denge aracı olarak gördü. Ancak terör istisnası kuvvetler ayrılığına da istisna getirdi. Kuvvetler ayrılığının parçalanmış güçleri yaşama, yürütme, yargı bir araya gelerek birleşip bütünleşti. Bu bütünleşmenin istisnaya karar veren egemen yerinin yürütme organı üzerinde olduğunu belirtmeliyiz.

Tam da bu nedenle, Taksim Gezi Parkı dolayısıyla egemen tarafından sergilenen istediğini yıkıp istediğini yapma iradesinin devamı kendisini Çağlayan Adliyesi’nde istediğini adliyeye alıp istediğini almama şeklinde gösterdi. (Kamu adına, kamu aleyhine yeni bir el koyma vakası daha.) Dahası haklarında işkence başta olmak üzere birçok suç nedeniyle suç duyurusunda bulunulan vali ve emniyet müdürünün ifadesini alacağına, onlarla bir araya gelip eylemlere müdahaleyi yönetmeye ortak olmakta da bir sakınca görülmedi. Hal böyle olunca yargıya hükümetin TOMA’sı yerine TOMA’nın tekeri demek kanımca daha isabetli. Keza TOMA, siyasi iktidarın artık kendisini ifade ediyor. Kendini TOMA’nın tekeri yapan savcılar karşısında avukatların POMA olmasında bir sakınca bulunmadığı gibi bilakis bu durum avukatlar için bir onur.

Taylan Tanay
ÇHD İstanbul Şube Başkanı, Kandıra 1 Nolu F Tipi
23 Haziran 2013
Kaynak; radikal.com.tr