Günlerdir inişli-çıkışlı ama giderek tırmanan Taksim olayları, başladığı aynı gün ülkeye yayıldı. Yayıldıkça iktidarı kuşattı ve kilitledi… İstanbul’da duvara sprey boya ile yazılan ‘’ ne Taksim’i anne ya… Kadıköy’de arkadaşlarla takılıyoruz…’’ sloganını okuyan anneler, derin bir nefes alıp rahatlamadılar. Çünkü aynı gün, ‘’her yer Taksim, her yer İstanbul’’ idi… bir başka direnişçinin, boş duvara; ‘’yazacak bir şey bulamadım…’’ yazması da direnişçilerin amaç ve düşüncelerinin olmadığı anlamına gelmiyor. Küçük bir parkta başlayıp ülkenin gündemine çoğalarak yerleşen ve uluslararası gündem tarafından da yakinen izlenen bir başkaldırıya dönüştü. Bu yazı, bu büyük başkaldırının İzmir bölümünde yaşananlardan yola çıkarak bazı gözlemlere ve saptamalara ulaşma çabası olarak düşünülebilir.
Taksim Gezi Parkı olaylarının başladığı günün akşamında, Alsancak İskelesi önünde yapılacak ‘’destekleme toplantısına’’ giderken, katılım için en iyi tahminimiz bin kişi idi… On binden çok insanın gelmiş olmasına şaşırdık. Şaşkınlığımız daha çok gelenler yeni insanlardı; alışılmış bilinen kişiler malum flama ve bayraklar altında gelmişler ama ‘asıl kalabalık’ kimlerdi. Öte yandan Konak’ta ayrı toplananlar da vardı. Konak’ta toplananlar ile biz, Cumhuriyet Meydanı’nda buluşacaktık. Ancak Konak’ta toplananların Cumhuriyet Meydanı’na gelmeyeceklerini bildirmeleri üzerine, Gündoğdu Meydanı’nda toplanan kalabalık, kendiliğinden Kıbrıs Şehitleri’nde sloganlar atarak bir süre yürüdükten sonra, kendiliğinden Gündoğdu Meydanı’na geri döndü. Öncüsü, önderi, talimat vereni olmayan bu kalabalık meydanda sürekli çoğaldı ve kente yayıldı…
Kendiliğinden yer değiştiren belli bir yönü ve hedefi olmayan; inanılmaz dinamik, öfkeli, coşkulu ve doğal hareket eden bu topluluğu kim toplamıştı? En azından benim ezberimi bozan bu eylem giderek radikalleşen bir yanını üretirken, kendisini sürekli logaritmik olarak çoğalttı. Bildiğimiz önceki eylemler başlamasından itibaren azalırken bu eylemler sürekli çoğaldı ve iki gün sonra, Cumartesi günü bütün Kordon’u tamamen doldurdu. Tahminim o gün iki yüz bin kişi toplanmıştı. O günden sonra meydandakiler, eylemciler ve onları evlerinde tencere-tava çalarak, ışık yakma-söndürme eylemleriyle, bazı yerlerde ise kendi sokaklarına inerek sloganlar atarak destekleyenler olarak şekillendi. Eylemciler ise, hem eylemlerini organize edip uyguluyorken, telefon kamera gibi ne bulursa onunla kaydedip sanal ortamda anında paylaşarak; o an, orda olmayanlarla bir duygu ve iş birliği kuruyorlardı. Nihayet devreye giren polisin aşırı şiddetine direnen bir eylem çizgisine ulaştı. Bu noktadan sonra, kimi yerlerde cam çerçeve indiren ancak yağmalamayan; zaman zaman dili küfüre kaysa da kendilerinin değil, önceki kuşaktan devraldıkları küfürü kullanan bir uç grubu içinden üretti. Ancak ana gövdenin dili, akla ve yaratıcılığa dayanan ironi ve mizahı iyi kullanmasıyla toplumun çok büyük bir kesiminin sempatisini ve desteğini kazandı. Biz de bozulan ezberimizi düzeltmeye, yani olanları anlamaya çalışırken, aklımızda ‘’kim bu çocuklar’’ sorusuna cevap aramaya başladık.
Peki, kim bu ‘’çocuklar’’? Y kuşağı olarak adlandırılan bu yeni jenerasyonun karakteristik özelikleri; benzeşmek ve benzer giyim şekilleri. Yani genellikle spor ama yakasız t-şort, jöleli saçlar, çoğu dövmeli, sırt çantalı, spor yapmayı ve sportif etkinlikleri izlemeyi seven ve tuttuğu takımın formasını giyip dolaşan spor ayakkabılı gençler…( çocuklar değil) Deneyimlerini benzeştirmek ve ortaklaştırmak önemli olduğu için elektronikle içli dışlı, bilgisayar önünde çok zaman harcayan, her yaptıkları şeyi sosyal medyada paylaşan olarak tanımlanıyor. Bu nedenle ‘’ortak aklın’’ olduğu yerler çekici alanları. Kendi haberleşme dünyaları ve özgün programları var. Birçoğu kavgayı bilgisayar oyunlarından öğrendiği kadar. Telefonla konuşmaktan çok, SMS’le haberleşme yaygın aralarında.
Ayrıca Facebook ve Twitter’ ı yarattılar. Hiperaktif, yaratıcı, yaratıcılığı önemseyen her koşulda kendisini seven ve hazcı (hedonist) bir kuşak. 1985-1999 arası doğanlar olan bu jenerasyonun yaşlısı 28, genci ise 14 yaşında. Hadi yuvarlarsak 15-30 yaş arası kuşak… Yaklaşık olarak yirmi milyon. Nüfusun % 25′i. İyi eğitimli, dil bilen, teknolojiyi çok iyi kullanan yeni jenerasyon. Temel ortak talepleri “kabul görmek’’, ‘’dahil edilmek ‘’, ‘’dikkate alınmak’’, “yaşama alanlarına saygı’’ olarak tanımlanabilecek bu kuşak; baskıcı, müdahaleci olanı sevmiyor ve özellikle özel yaşam alanlarına çok karışılmasını istemiyorlar. ’’Beni önemsemiyorsan senin kim olduğunun önemi yok’’ diyor. Bir tür komünite anlayışları var gibi. Komünitenin normlarına uyar, içine girmişse komünüte içinde yaptığı işin niteliğinin önemsemiyor. Çöp de toplar, polise direnir de. Önemli olan bir şeyin parçası olmak değil, neyin parçası olduğudur…%85′i bir parti ya da örgüt mensubu değil. Afiş asmak, slogan atmak, kapı kapı dolaşıp oy toplamak görevleri verilen ama fikirleri alınmayan, kendileri dinlenmeyen gençler olmak istemedikleri için var olan örgütlere ya da partilerin gençlik ya da kadın kollarına sıcak bakmıyorlar. Çoğunluğu, var olan partileri de reddetmiyor. Olumlu buldukları şeyleri destekliyorlar. Duruş olarak ‘’yetmez ama evet’’ bunları ifade ediyor gibi düşünülebilir.
Bir tür gurur ve dürüstlükleri var. Mağazaların camlarını kırdılar ama yağmalamadılar. Yumurta atma eylemelerini ‘’kimsenin canını acıtmaz ama karizmasını çizer’’ düşüncesiyle yapıyorlardı… Yönetenlerin karizmasını çizmek için sokaklardan meydanlara akmaya başlamışlardı. Karizma, form önemli, kendi biçimlerini önemsiyor, dolayısıyla bedenlerini seviyorlar, bu nedenle ilk günler ve anlarda biraz ürkek ve çekingen idiler…
Bu kuşağı yetiştiren kuşak olarak da X kuşağından söz ediliyor. Y kuşağının anne-babaları olan bu kuşak ‘kendinde olmayanın peşinde olan, kurallara bağlı, fonksiyon ve faydayı öne çıkaran, rekabetçi, optimum ve düşünme biçimi çözüm merkezli olduğu için bilgi ve belgeyi paylaşmayan’ bir jenerasyon olarak tanımlanıyor. Meydanları dolduran ve işgal eden kuşak, bir anlamda kendisini yetiştiren bu kuşağa meydan okumuş ve bu kuşağın ‘’karizmasını’’ çizerek, kabul görmek, anlaşılmak, elinden alınan ve alınmak istenen yaşama biçimlerini ve alanlarını geri almak istiyor. Bilgi Üniversitesi’nin yaptığı bir ankete göre, % 57′si hayatlarında ilk kez bir eyleme katılıyordu. % 85′i kendilerinin herhangi bir örgüte bağlı olmadığını söylerken; %15′i herhangi bir örgüte bağlı olarak bu eylemlere katılmışlardı. Katılma nedenleri çok benzerdi oysa. %92′si R.T. Erdoğan’ın diktatör gibi emredici-azarlayıcı, aşağılayıcı konuşmaları. %91′i polisin aşırı güç kullanmasına tepki olarak, %80′i medyanın duyarsızlığını kabullenmediği için eyleme katılmıştı. %57′si Taksim-Gezi’de kesilen-sökülen ağaçlar için, %91′i demokratik haklarının ihlal edilmesinden, %84.7′si hayat tarzlarına karışıldığı için eylemlere katıldıklarını söylüyordu. Yirmi dokuz seçenekten, “dünya görüşünüz ne” sorusunu, %81.2′si özgürlükçü diye cevaplamıştı. Daha sonra da birkaç kamuoyu araştırması yapıldı. Sonuçların birbirine yakın çıkması belirli kanaatlerin oluşmasını güçlendirmiştir artık…
Bu kuşağın politika içindeki yer alış biçiminde farklılık var. Geleneksel olarak her kuşak, var olan siyasi partilere oranlı olarak dağıtılır, kalan bakiye için de kararsız denirdi. Başka bir genel dağılım olarak da, ‘’ sağcı-solcu-futbolcu’’ olarak mevzilendirilirdi. Futbolcu kısmı belli dönemlerde tekrar siyasi partilere dağıtılır, kalan bakiyeye de tarafsız denirdi. Oysa artık bu tür ideoloji ya da siyaset alanında dağılım ezberi bozuldu gibi. Futbol taraftarlarının, taraftar olarak politik alanda ağırlık göstermesi pek alışılmış durum değildi. Her sınıf ve katmandan oluşan bu gençlik sosyalist gençler, ulusalcılar ve taraftarlar olarak iç içe geçmiş görünüyor. Örneğin Çarşı grubunun sol-demokrat, demir yumruk grubunun sosyalistlere daha yakın, Ultraaslan grubunun daha liberal oldukları söylenebilir. Fenerbahçelilerin de eylemlere ciddi destek verdikleri biliniyor. Bir ara Trabzonsporlular, hatta Bursasporlular da vardı. Ancak, Karşıyaka, Göztepe, Buca ve Altay taraftarlarının birlikteliği ve eylemlilik içindeki pozitif dönüşümleri incelemeye değer sanırım. Başka bir gerçek ise taraftar denilen bu kalabalık kesimin büyük çoğunluğunun, özellikle taşrada; holigan denilen ‘lümpen’ olduklarının görülmesi. Bir siyasi görüşle tanımlanan taraftarlar daha yaratıcı iken, lümpen kesim yıkıcı, vandal denilen ve günlerdir konuşulan alt kültür küfürleri kullanan kesimdir. Ancak özellikle Çarşı grubunun popülerleşmesi, hatta idol olması ile; holiganları etkilemiş ve onlara benzemeye çalışarak Çarşı grubu başka türlü bir olumlu etki de üretmiş görünüyor. Sosyalist gençler ise kendilerine özgü yaratıcılık üretmek yerine içinde yer aldığı siyasi eğilimin, yani, 68 kuşağı davranışlarını tekrarlamakla yetinmiştir. Duvarları sloganlarla doldurmak ve yer yer bankaların camını kırmak, otuz yıllık sloganları tekrarlamak…
Taksim eylemlerinin altını kalın çizgilerle çizdiği şeyler açısından çok çok önemli denilebilir. 1. İktidarın aşırı baskıcı, sosyal yaşam alanlarına olan müdahaleci tavrını teşhir etmesi. Bir tür faşizm… 2. RTE’nın faşist yanı ve eğilimler ile hemen hemen herkesin fark ettiği psikolojik dengesinin bozulduğu, tam bir ‘milli şef’ özlemi içinde kibirli bir kişiliğin ayyuka çıkması. Tek adam-tek parti algısı… 3. Ana akım medyanın ne kadar iktidarın emrinde (güdümünde değil, emirinde) olduğunun açık açık görülmesi. Yönlendirme değil, hazır haber servis etme boyutunda… 4. AKP’nin geriletilebileceği, hatta yenilebileceği duygusunu ortaya çıkarması. Bu durum AKP’ye peş peşe hata yaptırmıştır ve AKP’nin belirgin güç kaybetmiş olduğu düşünülüyor. 5. Bütün bu sonuçların, uluslararası boyuta taşınması ve destek bulması. Evrenselleşmesi… 6. Gençlik üzerindeki korkuyu ölü toprağını silkeleyip; muazzam bir gençlik enerjisi olarak ortaya çıkmıştır. Bir şekilde kendisini saklayan bu enerji gelecek için bir umut olmuş gibi görünüyor.
Sonuç yerine: Eskinin deneyimleri ile birleşemeyen bu muazzam enerji sonuç olarak iki yönden birinde ilerlemek zorundadır. İktidarı hedefleyen bir siyaset sürecine evrilirse, kaçınılmaz olarak siyasi bir organizasyon öncülüğü gerektirir. En azından bir siyasi programa sahip olması gerekir. Eğer iktidarı hedeflemiyorsa, bir siyasi programı olması gerekemeyebilir. İktidar hedefli siyasi programın bir eylem programını da planlaması gerekebilir. Amaç seçimlerle iktidarla yer değiştirmek ise, bunun en azından bir parti yoluyla seçmene tahvil edilmesi gerekir. Seçmenin tercihini yapabileceği bir siyasi partinin olması, sistem gereği zaten zorunludur. İktidarı hedeflemez ise, genel anlamda siyaset yapma, muhalefet etme sürecine evirilebilir. Böyle bir eğilime dönüşürse, eski deneyimlerle birleşmesi de gerekmeyebilir. Kendiliğindenci süreç olarak giderek zayıflar, parçalanır ve minimalize olmak zorundadır. Zira karşısındaki egemen iktidar gücü, hem ciddi bir enerjiyi kontrol ederken, olağanüstü olanaklarla birlikte devletin sınırsız olanaklarını da kullanmaktadır. Bu kalkışmanın zaman içinde içini boşaltır ve etkisiz hale getirmekte son derece ustadırlar. Bu anlamda kısa süre olmasına rağmen hayli yol aldılar denilebilir. Bu anlamda başarı sağlamak için her yolu mubah sayarlar. Başbakanın bütün toplumun gözünün içine baka baka mitinglerde ve televizyon ekranlarından peş peşe yalanlar söyleyerek eylemlilikleri ve eylemcileri aşağılamaya, gözden düşürmeye çalışması manidar olsa gerek. Müslümanlıkta iddialı birinin yalan söylemede bile bile bu kadar ısrar etmesi, ya onun ciddi bir korkuya kapıldığını ya da ciddi bir risk gördüğünü düşündürebilir. Bu anlamda benzer eylemlerden sayılabilecek 15-16 Haziran eylemleriyle, Zonguldak kömür işçilerinin büyük yürüyüşlerinin sonuçları bir fikir verebilir sanırım.
Bir başka sonuç da eylemlilik içinde pozitif dönüşüm fırsatını değerlendirmek idi. CHP ve örgütler bu durumu doğru okuyamadılar. Ulaşacağı boyutu analiz edemediler. Sıradan, bilinen bir hareketlenme olarak görüp, ‘’çaktırmadan önderlik etme ve yön verme’’ niyeti ve girişimi ilgi görmedi. Sırrı Süreyya Önder’in tanımıyla ‘’ambulansın arkasına takılan fırsatçı taksi’’ kurnazlığı yerine, işin öznesi olmayı düşünseler sonuçları açısından farklı olabilirdi. İlk Cumartesi yapılan Taksim mitinginde Kılıçdaroğlu, mesela, yüz mebusla seçmenlerini de demokrasiyi koruma görevine çağırarak alana gitse, kalan mebuslar da T.B.M.M.’de gensoru önergesi bombardımanına başlasa, süreç ne kadar farklı gelişirdi düşünmek gerek. Kılıçdaroğlu da CHP de bu süreçte pozitif anlamda değişebilir, bir iktidar alternatifi olabileceğini düşündürebilirdi. CHP’nin kronik hastalığı olan, ‘’yönetme korkusu’’ depreşmiş ve mücadelenin merkezi Taksim yerine Kadıköy’de miting düşünmüş, üyelerin ciddi itirazıyla vazgeçip Beşiktaş’a gitmek istemiş, onu da başaramayınca çekilip kendi içine kapanmıştır. Değişme ve alternatif olma şansını kaçırmıştır. Metropollerde kıyamet koparken, CHP Merkez Yürütme Kurulu’nu Amasya gibi sükunet şehrinde toplama kararı almış, gece 01.30′da kurul üyelerini yoldan çevirip Ankara’da toplamıştı. Toplantı sabah 03.30 gibi bittiğinde yapılan açıklama hayli düşündürücü idi. Mealen, ‘Cumhurbaşkanı parti liderleriyle zirve yapmalıymış. Hükümet, sert davranan polisler hakkında işlem yapacağını halka duyurmalıymış… Yaşam ve olayların çok gerisinde kalan CHP’nin durumu trajikomik olmaktan öteye geçemedi. Oysa iktidar bu olayların sonunda kaybedeceği seçmenlerin gideceği yer olarak CHP’yi gördüğü için zamanında davranıp, gerekli eleştirileri yaparken, olayların sorumlusu olarak da göstermekten geri durmadı. MHP ve BDP’nin uzak durduğu bu süreçte CHP fırsatı kaçırmıştır.
İkinci bir sonuç da Taksim Platformu ile ilgili. İlk zamanlar ortaya pek çıkmadı. Sonrasında bir komite ve bir yürütmenin olduğunu gördük. Önde duran bir sözcüsünün olmaması nedeniyle her söylenen ya onlara mal edildi ya da onlarla ilişkilendirildi. Eylemliğin gündelik söyleme dönüştürülmesinde uzun süre sorun yaşandı. Öyle ki, iktidarın bile onlar adına eylemlerle ilgisi bile olmayanlardan komiteler oluşturup görüşmeye başlamasıyla sorun zirve yaptı. Bu durum bir karar mekanizmasından yoksun kılmış ve sürecin geleceği iktidarın inisiyatifine kaptırılmıştır. Hayli geri adım atan iktidarın durumu üzerinden bir sonuç önerisi üretilememiş, sürece bir son verme ya da yön verme konusunda zaaf göstermiştir. İktidar bu zaaftan yararlanıp, evdekiler, çevreciler ve marjinaller şeklinde bölmüş ve sürecin kontrolünü ele geçirmiş görünmektedir. Bu durum hâlâ devam ediyor denilebilir. Ancak toparlanamaz görünmüyor. Dakikada yüzbinlerce twitin uçuştuğu bir durumda, yürütülecek merkezi bir sosyal ve ekonomik kampanya ile çok şey yapılabilir. Obama’nın seçim kampanyasını yürüten bu gençlik, küçük meblağlarla milyonlarca dolar toplamıştı ve her semtte her sokakta kampanya yürütücüsü olarak komitelerin, sanal olanaklarla kurulduğu biliniyor. Bence Taksim’de ya da yakınında dev bir bina kiralanabilir. Hatta, satın alınmalı; alt katlar gençlik iletişim mekanları olarak değerlendirilirken, ara katlar; tüm örgütlerin ofisleri olabilir. Çevreci, hayvan dostu örgütlerden tüm ötekileştirilmişlerin ofisleri. En üst katta ise ulusal bir televizyon kurularak her türlü sonucuyla görünür olmalıydı. Hâla olabilir de. O zaman doğru sonuçlar çıkarılabilir ve nereye evrilecekse önü de açılmış olur. Ülke genelinde oluşacak benzerleri ile bir ağa dönüşebilmesi mümkün olur. Süreç, kendi kahramanlarını ve öznelerini ortaya çıkarır, birleştirir ve geliştirir. Süreçte mağdur olanların mağduriyetleri de kolektif olarak göğüslenir ve telafisi sağlanabilir. Taksim Komitesi açısından durum için hâlâ vakit var diye düşünüyorum… En azından umutluyum.
Mansur Balcı
24 Haziran 2013
Kaynak; yurtsuz.net


