Hangi kitapta hatırlamıyorum. Sosyoloji bölümünde okurken, polisin zengin semtlerde /bölgelerde kişilerin güvenliğini, fakir semtlerde / bölgelerde ise devletin ve zengin kişilerin güvenliğini sağladığını okumuştum. Gündelik hayatın içinde zaten edinilen bu bilgiyi birileri yazmış işte.
Şiddetin sınıfsal bir karakteri var. Çünkü şiddete isyan edenlerin farklı kimliklerinden dolayı sınıfsal bir karakterleri var. Armutlu, Okmeydanı, Tuzluçayır… Alevi, Kürt, Nusayri, sistem dışına itilmişlerin, yedek işgücü olarak kullanılanların, işgücü piyasasında ikincilleştirilenlerin, iş güvencesizliği bir kenara, sosyal sermayeden yoksun olarak büyüdükleri ortamda yaşamları güvencesizleştirilmişlerin, mahallelerinden bile sürgün edilmek istenenlerin yaşadıkları yerler. Polis buralarda mülkiyetin güvenliğini sağlamak için bulunmuyor, devletin güvenliğini sağlamak için bulunuyor. Şiddet daha acımasız, daha kör oluyor.
Şiddetin ne kadar seçici olduğunu görmemek için de kör olmak gerekiyor. Sokakta dolaşırken “öğrenci kılıklılardan”, “Kürt kılıklılardan” emin olun herhangi bir başkasından en az on kat fazla kimlik soruluyor. Bu sindirme ve psikolojik taciz, ortam “elverdiğinde” kendi mantıksal sonucuna ulaşıyor. Birileri ölüyor. Bu “seçici şiddet”, daha fazla tehdit olarak görülenlere yöneliyor. Onlardan başlıyor. Kuşkusuz, “ayrımsız şiddet” denilecek bir olgu da arkaplanda her zaman işliyor, herkese gaz atılıyor. Hatta bu “herkes” Gezi eylemleri ile birlikte o kadar genişledi ki, eylemcileri değil, alışverişe, okula, hastaneye gidenleri bile kapsıyor.
Sthatis Kalyvas, iç savaşlarda ayrımsız olarak başlayan şiddetin bir süre sonra özel olarak seçilmiş kişi, bölge, gruplara yöneldiğini, böylece bazı diğer grupları sindirme ya da kışkırtma gibi işlevleri daha hızlı biçimde yerine getirebildiğini söyler. Polisin Haziran isyanındaki “taktiği” üzerine konuşmak için yeterli veri olmamakla birlikte, eğer altı ölümüz ve yüzlerce yaralının bazı polislerin öfke nöbetleri sonucunda olduğunu düşünmüyorsak, bunların tesadüfi olmadığına da inanmak için nedenimiz var demektir.
Şiddetin bu “sınıfsal bağlamda seçici karakteri”, aynı zamanda polisin bireysel /sınıfsal öfkesinin de bir dışavurumuna tekabül ediyor. Kendisi gibi olanın kafasına işaret fişeğini doğrultmak, yaşlı, kadın, iyi giyimli, zengin semtte oturana doğrultmaktan daha kolay. “İnsan insanın kurdudur” demeyelim de, “sınıf kardeşi sınıf kardeşinin kurdudur”. Ya da “polis zenginden korkar”.
Dün Ahmet Ataman’ı vurdular. Üniversite mezunuydu. Ama pek çok üniversite mezunu gibi, güvencesizdi. İnşaatlarda çalışıyordu. Hatay’ın, yaşamaması gereken Armutlu semtinde yaşıyordu. Bilmiyoruz, eğer Ahmet Armutlu’da değil de Bebek’te olsaydı öldürülür müydü? Bir de yüzleşme: Acaba kanıksama mekanizmalarımız ile sınıfsal aidiyetlerimiz arasında bir ilişki var mı?
Bunları bir yandan sorarken bir yandan da ODTÜ’de başörtülü kızımıza “sembolik şiddet” uygulayan eylemciler manşet manşet kınanırken, bu “yaygın ve seçici şiddeti” teşhir etmenin de bize düştüğünü unutmayalım: Bugün 45.000 + 6 ölümüz var. Çoğu genç, güvencesiz yaşamlarına, istedikleri gibi, istedikleri adla yaşayamamalarına isyan etmiş insanlar.
Onlar için mücadele etmeyelim, kendi yoksunluklarımız, yoksulluklarımızın üstesinden gelmek, onlarla “kader birliği” yapmak için edelim. Çünkü kocamızdan şiddet görürken, istediğimiz okula gidemediğimizde, topraklarımızın üzerine HES’ler kurulduğunda, yaşam alanlarımız işgal edildiğinde, anadilimizi konuşamadığımızda, işçi ve memur olarak haklarımız ellerimizden alınırken onlardan daha az ya da daha çok yoksun ve yoksul değiliz.
Ecehan Balta
12 Eylül 2013
Kaynak; antikapitalisteylem.org



