Posta 212: ‘Gezi Tamamıyla Siyasidir’

Barış ve Demokrasi Partisi İstanbul milletvekili, yazar ve sinemacı Sırrı Süreyya Önder, Türkiye’de Gezi olaylarının başladığı ilk gün, Gezi Parkı’nda kepçelerin önüne dikilerek ağaçların kesilmesini engellemişti. İmralı görüşmelerinde de aktif rol oynayan Önder’le Gezi olaylarını ve barış sürecini konuştuk.

sırrısureyyaGezi olaylarının başında çok aktifken, bir süre sonra geri planda kaldınız. Bunun nedeni neydi? Durum barış sürecine zarar vermemekle mi ilgiliydi yoksa Gezi olaylarına siyasetin karıştırılmaması mı?

Bu konuda aslında bir yanılsama var. Aktiflikten pasifliğe düşüşten ziyade, direnişin tüm unsurlarının çok daha aktif olması gibi bir şey var. Gezi direnişi medyanın olayları ele alış biçiminde de bir kırılma yarattı. İlk gün “alışkanlıklarıyla” kepçenin önünde durduğum için beni çeken medya, sokak muhalefetinin seçilmişlere indirgenemeyecek kadar büyük olduğunu gördü. Bunu yaratan sokaktaki iradenin kendisiydi. Öne çıkan da kadınların ve LGBT örgütlerinin başta olmak üzere büyüttüğü bir dayanışma duygusuydu ki o büyürken bizim öne çıkmamız mümkün değil. Kendi örgütlenmesini böylesine demokratik biçimde ortaya koyan bir şey varken hele. Gezi olaylarına siyaset karıştırmamak ise çok yanlış bir tavır. Gezi tamamıyla siyasidir. Bu ülkedeki diğer her şey gibi.

FAŞİZAN YAKLAŞIMLAR UÇ VERMEYE ÇALIŞTI AMA…
Gezi olaylarının ardından “Gezi, barışın en önemli pratiklerinden biriydi” dediniz. Bu sözünüzü açar mısınız?

Çünkü aşağıdan yürütülen bir pratikti gezi. Arkasında faiz lobisi falan arayanlar yanılıyor. Keza “faiz lobisi” barış istemez. Gezi sahiden bir ağacın etrafında bir halkın örgütlenmesi, kendi kendini örgütlemesi ve bunu devletçe öğrenilmiş ırkçı, cinsiyetçi tüm pratiklerden uzaklaşarak yapmasıydı. Soldan sağa o alana herkes geldi ve herkesin ezberi bozuldu. Yıllardır devam eden “AKP ezber bozan bir partidir” söylemi, Gezi ile birlikte büyük bir sekteye uğradı. Ezberi bozan bir şey varsa o da Gezi’nin ta kendisi oldu. Kürt gençlerin halayına sosyalistler, ulusalcılar derken birçok gruptan insan katıldı ve biz bu ana şahitlik ettik. Elbette bu ilk kitlesel temastan bazı kıvılcımlar çıktı. Faşizan yaklaşımlar uç vermeye çalıştı ama bu tutum herkeste büyük tepki ve önleme duygusu yarattı. Halkları ve barış iradesini mücadelenin birleştirebileceğine dair umudumuz yükseldi. Elbette buradan pembe bir tablo çıkarmak tek başına olayı okumak olmaz. Ama bu ülkedeki seküler, cinsiyet eşitliğine değer veren grupların bir aradalığı bakımından bu harika bir “barışma” şenliği oldu.

OLDUKÇA STRESLİ VE ZOR BİR SÜREÇ
Barış sürecinin gidişini nasıl yorumluyorsunuz?  Sürecin bir kez daha tıkanması ya da sona ermesi mümkün mü?

Sürecin “kaderi” ile ilgili spekülasyon yapmaktansa talepleri açık açık konuşmakta ve hükümetin de “yapacakları” konusunda şeffaf olmasında fayda var. Denizde taş sektirmek denli sıradan bir şey değil yapılan. Oldukça stresli ve zor bir süreç. Ulus devletin genel gerici yapısına karşı yeni, demokratik bir çözüm ihtimalinin peşinde koşuluyor. Ve bunun eşitlikçi bir temele de dayanması gereği var. Süreç gerçekten “eşit” şartlarda yürütülemediği için de tıkanmalar sık sık görülüyor. Dolayısıyla KCK kadrolarının yaptığı açıklamalara kulak tıkanılmaması şart. Barış bir ihtiyaç; ama onurlu barış çok daha büyük bir ihtiyaç olduğundan Kürt halkı ve bu ülkede barış isteyen herkes için bu sürecin yürümesi başta hükümetin adım atmasına bağlı.

“Ama”larla süreç yürümez. Süreci çünkü demek, gerekçeli biçimde hareket etmek ve açık olmak işler hale getirir.

PKK BU BARIŞI İSTİYOR
Başbakan geçtiğimiz günlerde “ana dilde eğitim” gibi bir planın olmadığını söyledi ve “PKK henüz silah bırakmadı” dedi. Siz ne diyorsunuz bu yoruma?

AKP’nin tabanındaki bu sonsuz “yayılmacılık” cesur bir politika yapmalarının önünde engel olarak duruyor. Demokrat olmak nedir sorusuna tekrar cevap araması gerekiyor AKP’nin. Başbakan’ın bu sözlerini yalanlayacak o kadar çok görüntü ve hareketlenme oldu ki son aylarda, PKK’nin barış istemediğini söylemek için barışa dair şüphe içinde olmak gerekir. PKK bu barışı istiyor. Çünkü onları bekleyen, onlardan haber almak isteyen herkes bu barışın tarafında. Sadece PKK mı? Orduda görev alan herkes de bu savaşın bitmesinden yana değil midir? Başbakan’ın çekincesi başkalarının kanı üstünden siyaset yapan, söylem üretenlerin tepkisine dair bir çekince; ancak kendisine hatırlatmakta fayda var. Cesur söylemlerle iktidara sahip olmak mümkündür; ama Türkiye’de çekince pratik anlamda siyasette her daim sonuçları dezavantaj olarak dönen bir şeydir.

KÜRT HAREKETİNİN YAYINLARI OKUNMUYOR
Kürt hareketi, niyetini, amacını ve yol haritasını halka net anlatmamakla eleştiriliyor. Ne diyorsunuz bu eleştirilere?

Okumakla ilgili büyük bir problemden bahsetmemiz gerekiyor. Kürt hareketinin yayınları okunmuyor. Hatta hareketin birçok unsuru da bu yayınları yeterince takip edemiyor. Günlük siyasetten uzun vadeli siyasete dair yapılan yorumların ağır ve anlamlı havasına geçiş yapmanın zor olduğunu görüyoruz ve her birimizin bu konuda eksikleri var. Hareketin dışında Kürtlerin haritasını anlamaya çalışma konusunda garip bir tembellik var. Oysa günün tamamı barış için geçiyor. Kürtlerin hakları, özgürlükleri, eşit yaşam talepleri için geçiyor. Ancak binlerce insanı hapiste olan bir hareketin geniş kitlelere kendini anlatamaması konusunda da eleştiri yaparken dışarıdaki herkesin dikkatli olması gerekiyor. Elektrikleri kesip buzdolabı neden çalışmıyor demeye benziyor Kürt hareketi neden kendini net anlatamıyor demek. Birçok vekilimize yönelik medyadaki “görmeme” alışkanlığı da bu “anlatılmama” durumunu besliyor.

EĞİTİM BAKANLIĞI
“Ana dilde eğitim” Kürt hareketinin en temel beklentilerinden birisi. Peki bu sistemin pratik olarak işleyişi nasıl mümkün olacak? Bugün ana dilde eğitim kabul edilse, gerçekten böyle bir programın uygulaması ne kadar zaman alır, bu konuda bir çalışmanız var mı parti olarak?

Bu elbette eğitim programı ve eğitim bakanlığı ile ilgili. Farkındaysanız “milli eğitim” demedim. Çünkü ulus devletin kökenlerindeki birçok argümanın yıkılışı olur anadilde eğitim ve zaten bunun için hareketin temel beklentilerinden biri. Kürt hareketi dilin politik bir aygıt ve tarih aktarma aracı olarak önemine önderliğinden en sıradan bireyine kadar geniş bir biçimde çok hakim. Bu bağlamda dilin politik bir özne olarak var edilmesi gereğine yapılan vurgunun “imkanını” tartışırken öncelikle bunun devletin niteliklerine dair bir şey olduğunu görmek şart. Kısacası bunun bir “eğitim reformu” ile çözülemeyecek, anayasa ile ele alınması gereken bir şey olduğunu görmeliyiz ilk. Bunun Kanada’da ve birçok yerde pratik örnekleri var ama hem akademik hem de politik olarak Kanada üstünden Türkiye’deki modeli anlatmak zor. Keza eğitim de kendi finansal koşullarına dayanan bir sosyal hizmet ve farazi konuşmak istemiyorum.

Bir kaç kez İmralı’ya giden BDP heyetinde yer aldınız ve Öcalan’ı ziyaret ettiniz. Öcalan barış konusunda samimi mi?

Düşünsenize, yıllardır tutsak konumunda olan birinin barış konusunda adım atmak  yönünde hareket etmesinden daha samimi bir şey olabilir mi? Sayın Öcalan Kürt halkının hem vicdanı hem aklı olarak hareket edebiliyor. Bu bağlamda Kürtlerin gözlerinin içindeki barış ve Kürt ve eşit olmak arzusunu aynı anda tatmin edebilecek bir harita ile o masada. Hem kendisinden  beklentisi olan kitleye karşı samimi ve açık hem de masaya oturulan güce dair bu samimiyeti geçerli.

SOSYAL BELEDİYECİLİĞİN KAYBI İNSANLIĞIN KAYBIDIR
İstanbul Belediyesi adaylığı için isminiz geçiyor. Henüz böyle bir karar verilmediğini söylüyorsunuz. Ama İstanbul Belediye Başkanı olacak olsanız, ilk ne değiştirirdiniz?

Başat slogan olarak, “Kent Rantı” denen şeyi tamamen kentin yoksullarına ve dezavantajlı kesimlerine yönlendirmeyi telaffuz ederdim. Bir servet transferi ya da yeni müteahhitler yaratmak bizim işimiz olmamalı. İstanbul’un en ön emli  problemi bunca engelli yurttaşın yaşadığı bir yer olmasına rağmen orta ve üst sınıfın yaşadığı mahallelerde dahi engellilere yönelik yapılan onca çalışmaya rağmen bir engelli kenti olamaması. Olimpiyatların peşine düşüp ülkedeki milyonlarca engelli yurttaşı unutan, betonla ormanı ezen bir bakış açısının yerine insanın tekrar odakta olduğu bir belediye olurdu sanıyorum benim bakış açım. Sosyal belediyecilik özellikle son yıllarda neoliberalizmin güç kazanmasıyla birlikte ağır güç kaybına uğradı. Sosyal belediyeciliğin kaybı insanlığın kaybıdır. Aşevlerinden kadın kooperatiflerine birçok projenin hayata geçirildiği bir İstanbul hem toplumsal cinsiyet eşitliği hem de sınıfsal eşitsizlikler bakımından yeni bir yöne doğru yürümek konusunda başlangıç olacaktır bizim için. Başta konut fiyatları ve kiralar olmak üzere Türkiye’nin içine yürüdüğü gayrimenkul krizine karşı da sosyal politikalarla önlem alınmasını, Türkiye’nin en çok öğrencinin yaşadığı şehrinin öğrenciler için daha “barışçıl ve yaşanabilir” hale gelmesini sağlamak da bir fikir olarak öne sürülebilir.

Barbaros Sayılgan
27 Ağustos 2013
Haberin kaynağı için tıklayınız; posta212.com