BirGün: Sermaye himayesinde özgürlük vaadi

“Bienaller kültür odaklı kentsel gelişim vaadinin bir parçası olarak işliyor” diyen Ezgi Bakçay Bienal’in ücretsiz olmasının bir şey değiştirmediğini ve bienaller aracılığıyla bize sunulanın sermayenin himeyesinde özgürlük vaadi olduğunu söylüyor.

direnal

Fulya Erdemci küratörlüğünde gerçekleşen 13. İstanbul Bienali kapılarını açtı. Bu yıl “Anne, ben barbar mıyım?” başlığıyla yola çıkan İstanbul Bienali’nin ana fikrini politik bir forum olarak “kamusal alan”oluşturuyor. Başta İstanbul’da olmak üzere kentsel dönüşümün hepten ayyuka çıktığını, kentsel, kamusal mekânların oralarda söz sahibi olanlara hiç danışılmadan, hukuksuzca rant uğruna tahrip edildiğini görüyoruz. Gezi direnişi tam da bu duruma bir başkaldırı olarak başlamıştı.

Bienal’in teması olan kamusal alan, neoliberal kentsel dönüşüm politikaları, Gezi direnişi, siyasi erkin bu süreçteki “gözlerimizi yaşartan” tahakkümü, akabinde Bienal’in kamusal alandan çekilmesi ve yalnızca iç mekanlarda, özel sanat galerilerinde gerçekleşiyor olması, ancak bir “telafi” niteliğinde tüm etkinliklerin ücretsiz yapılması… (Bu noktada Fulya Erdemci “otoriteden alınacak izinle” açık alanlarda eserlerin, performansların sergilenmesini doğru bulmadığı minvalinde bir açıklama yapmıştı). Tüm bunları göz önüne aldığımızda oldukça manidar bir tablo görüyoruz. Bu çoklu kesişmeleri nasıl yorumlamak gerektiği üzerine Marmara Üniversitesi GSF öğretim görevlisi ve İmece Toplumun Şehircilik Hareketi’nden Ezgi Bakçay’la bir sohbet gerçekleştirdik.

»Kent ve kamusal alana dair tartışmalar Gezi direnişiyle bambaşka bir boyut kazanmışken, Bienal’in kamusal alanı konu edinmesini nasıl ele alıyorsunuz?

Tüm dünyada yaratıcı endüstrilerin mekân politikalarındaki rolü ortada. Açıkça, bienal ve benzeri büyük bütçeli uluslararası etkinliklerde kültür, küresel kentler arası rekabette, kentin tekel rantının arttırılması için araçsallaştırılıyor. Bienaller kültür odaklı kentsel gelişim vaadinin bir parçası olarak işliyor. Bu vaadin meşrulaştırmaya çalıştığı yakıcı toplumsal sonuçlar var: Yerinden edilmelerle sonuçlanan soylulaştırmalar, emeğin güvencesizleşmesi, kültürel üretimin özelleştirilmesi ve metalaşması. Kültür endüstrilerinin gelişimi, kentte sosyo-ekonomik ayrışmanın ve yoksulların sürgünün işaret fişeği. Fener Balat, Tarlabaşı, Tophane, Karaköy ilk akla gelen örnekler. Neoliberal kentsel dönüşümün etkileri karşısında tüm dünyada yükselen bir isyan dalgasının üzerindeyken, yaratıcı endüstrilerin, sponsorlu, logolu özerk kamusal alan vaatlerine biat etmenin zamanı değil. Üstelik Gezi günleri bize, başka türlü üretim ve yaşam biçimlerinin, mekânların ve insan ilişkilerinin, nihayet “müşterek alanların” yaratılmasının mümkün olduğunu gösterdikten sonra.

»Müşterek alanlar dediniz, bunu biraz açar mısınız? Bu durumda Bienal müşterek alanlar yaratamaz mı?

Bienal yapısı ve çapı gereği neoliberal kapitalist sistemin değerleri üzerinde kurulu büyük bir politik-ekonomik makinedir. Sanat yönetiminin kurumsal işletme modelleri, yönetişimsellik, esnek ve güvensiz çalışma koşulları, merkezi yapı, devlet, yerel yönetimler ve sermaye ile bağımlılık ilişkisi… Dolayısıyla kültür ve ekonomi arasındaki mevcut ilişkinin yeniden üretimi söz konusu. Bienal benzeri büyük bütçeli yapıların son derece kısıtlı bir görece özerklik alanı var. Sanatçılardan bunun içinden söylem üretmeleri bekleniyor. Bu da bir mücadele biçimi olabilir. Fakat “müşterek alanlar” yaratmak tam da kültür ve ekonomi arasındaki ilişkileri değiştirmek demek.

»Gezi deneyimi, tarif ettiğiniz anlamda müşterek alanlar yaratmayı başardı diyebiliriz sanıyorum.

Evet. Gezi eylemleri kentte ve sosyal medyada ortak toplumsal ritüelleri, ilişkileri, dili, belleği, mekânı, ortak duyuyu kapsayan müşterek alanlar yarattı. Kastettiğim sadece parklar, forumlar, fizik mekânlar değil. Haber üretme ilişkileri: gazeteler, haber portalları, televizyon ve radyo…siyaset yapma ve karar alma biçimleri, üretim ve tüketim ilişkileri: mutfak, kantin, takas pazarları, bostan, kooperatifler, atölyeler… İşte Gezi’nin yaratıcılığı budur. Yaratıcılığın bu biçimi sanatsal olan ve siyasal olan arasında kısa devredir. Politik eylemi uykusundan uyandıran koşullar sanat yapma biçimlerini de sorgulamanın yollarını açtı diye düşüyorum.

»Bienal’in kamusal alandan çekilmesi ve ücretsiz olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir şey değişmedi. Bu gelişme ile Bienal’in yapısı iyice belirginleşti. Gezi olmasaydı, Bienal toplumsal çelişkilerden arınmış, sermayenin özel alanını, kamu otoriteleriyle uzlaşarak bize kamusal alan diye sunacaktı. Şimdi kent mekânı çatışmalarla kamusallaştığı için aynı uzlaşmacı, çatışmasız alana, iç mekâna çekildi. Ücretsiz olarak sunulan da sermayenin himayesinde özgürlük vaadi.

***

“90’lı gençlerin yaratıcı direnişi”

»Bienal sponsorunun Koç holding olmasını ve güncel sanatın “alternatif, radikal” işlerinin büyük sermaye gruplarıyla olan bağını nasıl yorumlarsınız?

Harvey’in, Benjamin’in dediğini tekrarlamak isterim. Sermaye tekel rantının temelini oluşturan benzersizliği toptan yok etmek istemez. Farklılığın biçimlerini destekler ve hatta ihlalci kültürel pratikleri içine alır. Sermaye alternatif şeyleri sever; kapitalist üretim ilişkilerine alternatif olmadığı sürece. Ekonomik işleyişe dokunmadan sorunları kültürel düzleme taşımakta ustadır. “90’lı gençlerin yaratıcı direnişi” olarak tercüme edildiğinde, Gezi de İstanbul’u pazarlamanın çekici bir aracı haline geliverirse şaşırmayın.

Nihan Kulakoğlu
16 Eylül 2013
Haberin kaynağı için tıklayınız; birgun.net