Mizah için bol malzemeli bir süreç yaşandı Gezi direnişinde. İnsanlar tepkilerini mizahla anlattı, çizdi. Hükümet cenahından öyle absürt açıklamalar yapılıyordu ki, haber paylaşmak isteyen sosyal medyacılar “Dikkat Zaytung haberi değildir” demek zorunda kalıyordu. Gerçekle gerçeküstünün birbirine karıştığı böylesi dönemlerde mizah o çıtayı yakalamanın peşindedir. Zaytung da o çıtanın peşindeki haber ağlarımızdan biri oldu. ‘Dürüst, tarafsız, ahlaksız haber’ anlayışıyla haber yaparak geçeğin henüz söylenmemiş halleriyle o çıtayı yakaladı. ‘Şehrin ortasındaki tek parkı yıkıp da AVM yapmak isterken dış mihrakların oyununa gelen Başbakan Erdoğan’a halk sahip çıktı’ haberiyle durumun genel hatlarını yazdı.
Zaytung geçen yıl ‘Üç beş arkadaş alsa da masrafını çıkarsak’ motivasyonuyla çıkardığı Almanak 2009-2011 almanağı sayesinde maşallah plaza alacak duruma gelmiş. Bunu da yine bir almanak yayınlayarak kutladı! Zaytung’un yeni almanağı 2012 yılından bir seçki. 2013’den özellikle de Gezi’den bir şey yok. Ama kurucusu ve editörü Hakan Bilginer’in de dediği gibi ‘Gezi’yi ortaya çıkaran nedenlere bakmak isteyenler için ışık tutacak bir misyonu var’.
‘Dikkat Zaytung haberi değildir’ cümlesinin sık kurulduğu bir dönemden geçtik. Ama bu aynı zamanda bir Zaytung haberi yazmanın da zorlaştığı bir dönem olmuştur herhalde…
Evet, o absürt durumun daha üstüne çıkmak zorlayıcı oldu bizim için, gerçeğin üstüne çıkmanın çıtası yükseldi biraz. Bu zorlayıcı oldu bizim için. Diğer yandan da işimizi kolaylaştıran bir şey oldu aslında. Çünkü ortada dalga geçilecek çok durum vardı. Gerçeği eğip bükerek haber yapmıyoruz. Özellikle de siyasi haberlerimizde gerçeği söylenmediği kadar çıplak bir şekilde söyleyebilmek istiyoruz. Bu süreçte yaptığımız ve benim de en çok beğendiğim ‘Şehrin ortasındaki tek parkı yıkıp da AVM yapmak isterken dış mihrakların oyununa gelen Başbakan Erdoğan’a halk sahip çıktı’ haberiydi. Durum tam buydu.(Gülüyor) Bizim de yaptığımız bu söylenenlerin ardında aslında ne olduğu, o gerçeğe biraz da arındırılmış şekilde bakabilmek. Bu anlamda çok işlevsel bir dönem oldu bizim için. Çünkü duracağımız yer de çok netti, kafa karışıklığı falan yaşamadık. Hem olayların çoğunlukla içinde olmamız, burnumuzun ucunda olması nedeniyle hem de olayın kendi doğası nedeniyle. Haklı belli, haksız çok belli, doğru belli, yanlış çok belli vs. Bu yüzden söyleyeceğimiz sözü bulma konusunda çok rahat olduğumuz bir dönemdi bizim için.
Haksız ya da yanlış olan o kadar belli ki buna karşı ‘Çare Drogba’ yani…
Bütün o yazıların bence şöyle bir anlamı vardı; Sokağa dökülen kitle hakkında net bir fikir veriyordu. Bugüne kadar internette olan bir mizahın sokağa taşınmasıydı. ‘Çare Drogba’yı ve daha pek çok şeyi internetten biliyorduk. Normalde yapılan eylemler, o gün olup biter ve internette bunun üzerine tartışmalar, tartışmalar üzerine espriler falan yapılırdı. Burada bu normal akış değişti. Uzun bir süre o kitle dağılmadığı için internette bu esprileri yapanlar da çıkıp sokakta yazdı esprisini. Şaşırtıcı olan kısım bu içeriği beklemediğin bir yerde görmekti. ‘Çare Drogba’yı internette gördüğünde şaşırmazsın ama AKM’nin üstünde kocaman bir pankartta gördüğünde bu senin için şok edicidir. Ayrıca bu, mizahı internette yaşayanlar için sokağın da çok tanıdık bir yer haline gelmesine vesile oldu. Gezinin o yoldaşlığı yanında böyle ortak bir kültür de birliktelik hissini getirdi.
Medyanın da keli göründü bu arada. ‘Tarafsız ve Ahlaksız’ haber anlayışınızla bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Medyada bir kırılma falan yaşanmadı. İnsanlar günlerce burada şiddete maruz kaldı, yaralananlar, ölenler oldu. Bunu göstermemek, ya da az yer vermek o medya kurumunun itibarını sarsan bir şey oldu. Ayrıca bunun olayın büyüklüğünden bir şey götürmediğini de görmek gerekir. İşin içine medya sansürü de girince olayın büyüklüğünün bir noktada pekiştirdiğini de söyleyebiliriz. CNN 8 saat yayın yapınca, hükümete çok yakın gazeteler tarafından karşı kampanyalar başlatılmıştı ve utanmadan şu soruyu sormuşlardı; ‘CNN niye bu kadar saat canlı yayın yapıyor?’ Ulan geri zekalı, ülkenin en büyük kentinin orta yerinde onlarca gün ta Karaköy’den başlayıp, Harbiye’yi oradan Beşiktaş’ı bulan bölge tamamen kurtarılmış bir bölge haline getirilmiş. Burada esas soru ‘Sen niye yapmadın?’ olmalı. Herkes biliyor ki gazetede Gezi’yle ilgili bir şey çıkmazken orada çalışanların, o gazeteye yazı yazan yazarların muhabbetlerinGezi konuşuluyor. Bunu yapmamaları mesleki bir rezaletken birileri çıkacak ve bunu yapacaktı. Kimse yapmazsa insanlar kendileri yapardı ki öyle de oldu. Gezi direnişinin en büyük faydası büyüklüğüyle, kararlılığıyla ana akım medyayı ezmesi oldu. Ondan birkaç hafta önce Reyhanlı patlaması olmuştu ve medya bunu 24 saat sonra vermişti, arkasından da yayın yasağı gelmişti. Çünkü Reyhanlı buradan uzaktaydı. Ana akım medyanın onu görüp görmeme gibi lüksü vardı mesela. Ama bu olay öyle değildi.
Evet ve bu kez İstanbul’daki Reyhanlı’yı görebildi…
Aynen öyle. Çünkü o medyanın direkt alıcısı olan insanlar burada devlet şiddetinin hedefindeydi. O kanallara o güne kadar itibar eden insanlar gerçeğin çölüyle karşılaştılar. O sırada Lice’de Medeni Yıldırım öldürüldü. Bu olay eskiden olsaydı şu şekilde yansıtılırdı; “Bir grup terör örgütü yanlısı karakola saldırdı. Güvenlik güçleriyle terör örgütü arasında çıkan çatışmada bir terörist ölü ele geçirildi”. Bu bir sütunluk haber kimsenin umurunda olmazdı. Ama o süreçte insanlar ‘Acaba gerçekte orada ne oldu’ sorusunu sordular ve 84’den beri ilk kez, öldürülen bir Kürt vatandaş için ‘Beyaz Türk’ denilen insanlar çıkıp sokakta yürüdüler. Bu anlamda hem Kürtlerle empati kurma hem de devlet terörünün ve bunun medya tarafından yansıtılmasının sorgulanmaya başlanması anlamında da Türkiye için çok hayırlı bir olay oldu.
NE OLDU DA GEZİ DİRENİŞİ OLDU? İPUÇLARI ALMANAK’TA
Almanakta şöyle bir haber var; ‘Erdoğan; maalesef fasulyeyi bir gece önceden suda bekletmeden pişiren kadınlarımız var.’Sonradan bu kadınların hamileyken sokakta gezecek kadar da terbiyesiz olduğunu da gördük, Zaytung bunu nasıl değerlendirir?
Almanakta Gezi’yle ilgili bir şey yok. 2012 Almanağı oldu. Ama şunu söylemeliyim; Gezi’yi ortaya çıkaran nedenlere bakmak isteyenler için ışık tutacak bir misyonu var. Özellikle Başbakan’ın üzerine vazife olmayan her şeye burnunu sokan, bunu çoğunlukla nobran bir üslupla yapan bir kişilik olmasına dair bir sürü içeriği var. Bundan 20 sene sonra insanlar, ‘2013’te Gezi olayları çıktı da ne oldu da çıktı’ dediğinde, bu almanak bunun cevabı olacak bir sürü içeriğe sahip. Başbakan hakkında, hükümetin ‘Ben bilirimci’, tarzı uygulamalarına dair çok fazla ipucu var ilerde bu olayların sosyolojik temelini anlamak isteyen insanlar için.
“Suriye’ye demokrasi getirme bahanesiyle müdahale etmeye hazırlanan Türkiye’yi ‘Lan yoksa emperyalist güç mü oluyoruz’ heyecanı sardı” haberinin üzerinden bir yıl geçti ve eski heyecanları kalmadı sanki…
Adamlar Neoosmanlıcılık gazıyla böyle heyecanlanmışlardı. Bunun o dönem yapılan dış politikayla da ilgisi vardı. Bölgede dengeleyici bir rol sahibi gibi görüyordu kendini. Arap baharında meydanlarda posterlerinin olması, komşularla sıfır sorun politikası vs. adamlar gaza geldi. Çabuk gaza geldiler. Ve ne oldu? O gazla sünni ekseninde saldırgan bir politikaya kaydılar. Suriye’ye karşı açık savaş ilan etti. Kendisi giremediyse de muhalifleri falan destekledi Türkiye. Bunu yaparken de batıya çağrı yapan bir ülke oldu. Tüm hesap Ortadoğu’da hakimiyet kurmaktı. Ama Ortadoğu o kadar karmaşık ki Esad devrilmediği gibi Mısır’da seçilen adam bir yıl sonra devrildi. Türkiye’deki yönetim ise hiç beklemediği sorunlarla boğuşmaya başladı. Türkiye’nin bu ‘Lan Emperyalist mi oluyoruz’ heyecanı bir şekilde elinde patladı. Çünkü bu heyecan çok bariz bir ilüzyondu; Ekonomisi, ordusu teknolojik olarak tamamen dışa bağımlı olan, ABD ve İsrail istemese uçaklarını bile havalandıramayacak olan bir ülkesin, gelir sıralamasında dünyada 62. sıradasın bir dur, bi haddini bil yani.
‘Bir süredir oldukça agresif ve gergin olan Türkiye, biraz yalnız kalıp düşünmek istiyor.’ Bu haberin üstünden de oldukça uzun bir zaman geçti ama o “yalnız kalıp düşünmek zorunda olması” durumunda bir değişiklik yok.
Biz bu haberi yaptığımızda Gezi, savaş, krizler falan da yoktu. Ki yalnız da değildi Türkiye Mısır’la ABD’yle falan arası iyiydi. Şimdi durum çok daha beter bir noktada. İktidar ve onunla ortak vizyonu paylaşan kitlenin biraz daha sakin olup, ‘Lan biz ne yapıyoruz’ diye düşünmeleri, gerekiyorsa biraz depresyona girmeleri elzem.
ALMANAKTAN
‘Yine art arda fantastik beyanatlara imza atan Akp Kurmaylarının tam olarak hangi gündemi değiştirmeye çalıştıkları Gizemini koruyor.
AKP Genel Başkan Yardımcı Hüseyin Çelik’in başlattığı gençliğe hitabe tartışmanın ardından, Başbakan’ın Paul Auster ile girdiği polemik ve ‘dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz’ şeklindeki çıkışı Türkiye’de bir kez daha gerçek gündemin değiştirildiği yönündeki şüpheleri artırdı. Değiştirilmek istenen gündemin şu an için tam olarak ne olduğu halen bilinmezliğini korurken, konu hakkında bir açıklama yapan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Hulisi Mertkal ‘Henüz elimizde somut bir sonuç yok, ancak gazetecilik hislerimiz bize saklanılmaya çalışılan önemli bir gündem maddesi olduğunu söylüyor’ şeklindeki sözleriyle araştırmalarını sürdürdüklerini belirtti…’
‘Töresi, harakirisi batsın!
Son olarak yanlış ikametgâh veren bir muhtarın da intihar etmesinin ardından Japonya Başbakanı patladı: “Töresi, harakirisi batsın!”
Geçen hafta Osaka’nın Jinkorido semtine bağlı Junhan Mahallesi muhtarının yanlış ikametgâh verdiği için gururuna yenik düşerek harakiri yapması ülkede yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi. Olayın ardından bir basın toplantısı düzenleyen Japonya Başbakanı Noda Yoshihiko, bunun son bir yıl içinde gerçekleşen sekizinci siyasal intihar vakası olduğunu hatırlatarak, “Bu giden canların sorumlusu biraz da en ufak bir ihmalde ‘Aynısı Japonya’da olsaydı adamlar intihar ederdi’ diye bizi gaza getirenlerdir. İntihar etmeye niyeti olmayan da lafın altında kalmamak için bıçağı kendine saplayıveriyor. Dün, turizm bakanını odasından aşağı atlamak üzereyken son anda yakaladım. Harakiri töresine verilen bunca can yeter!” sözleriyle tepkisini dile getirdi.’
‘Futbolda uzun vadeli başarıyı hedefleyen Türkiye Almanya’ya 3 Milyon işçi daha göndermeye hazırlanıyor.
Türkiye Futbol Federasyonu dün sabah acil olarak toplandı. Son yıllarda her fırsatta yeniden yapılanan milli takım için artık farklı bir çözüm arayışına yöneldiklerini belirten Milli Takımlar Alt Yapı Koordinatörü Semih Potuk, ‘Alt yapıysa alt yapı, tesisse tesis, elimizden geleni yaptık ama işte bir sebepten ötürü olmuyor. Beceremiyoruz. Şu saatten sonra tek umudumuz ülkeye daha fazla gurbetçi futbolcu gelmesi, başka çıkar yolumuz kalmadı’ derken, bu amaçla Almanya’ya 3 milyon işçi daha gönderilmesi için İçişleri Bakanlığı’ndan talepte bulunduklarını açıkladı.
Sevda Aydın
11 Ağustos 2013
Haberin kaynağı için tıklayınız; evrensel.net



