Sendika: Gezi notları ve beklentiler – Eren Korkmaz

30 Mayıs’ta başlayan halk hareketi ile ülkemiz toplumsal muhalefeti açısından yeni bir dönemin başladığı anlaşılmaktadır. Haziran ayı boyunca onlarca şehirde milyonlarca insanın katıldığı ve yeni dalgalar halinde süreceği görülen bu hareketlilik ile12 Eylül rejimine ve ekonomik ve siyasi istikrar sayesinde 12 Eylül rejiminin en rafine dönemi olan AKP dönemine yönelik büyük bir meydan okuma yaşanmıştır. Artık karşı taraf defansa geçmiş, meşruiyetini büyük oranda yitirmiş, dengeleri ve hegemonyası sarsılmıştır. Mücadele sürmektedir, ilerlemeler ve gerilemeler, yengi ve yenilgiler yaşanacaktır, henüz bir sonuca ulaşılmış değildir. Ancak sosyal mücadelelerde oldukça önemli olan sosyal, psikolojik denge değişmiştir.

Bizim tarafımız evrensel düzeydeki halk hareketlenmelerinin tüm canlılığını, dinamizmini, renkliliğini ve çeşitliliğini taşımaktadır. Semboller ve simgeler zamanla daha da şekillenecek, güncellenecektir. Kavramsal karmaşalar zaman içinde aşılacak, iç saflaşmalar daha da belirginleşecektir. Yalnızca örgütlü politikadan uzak geniş kesimler için değil, hareketin içindeki örgütlü güçler de kendi içlerinde yeniden şekillenecek, yeni gündemler ve görevler karşılarına çıkacaktır. Halk hareketliliği içindeki farklı siyasal ve sosyal güçler arasında sert bir kutuplaşma olmaması kuvvetle muhtemeldir, dahası karşılıklı geçişler ve kesişmeler yaşanacaktır.

Hareketin bu başlangıç dönemi açısından oldukça mühim olan mesele genel kitleye hitap eden çalışmaları sürdürmektir. Karşıt ideolojik konumlardan olsa da şu an aynı hareketin içinde yer alan güçleri dışlamadan hareket edilmelidir ki zaten böylesi tutumlar bir işe de yaramayacaktır. Böylesi büyük bir hareketlilik üzerinde önderlik pozlarına girenler ilk dışlananlardan olacaktır.

Hareketin yönelimi

İlk günlerden itibaren açığa çıkan anlayışlı, paylaşımcı, eşitlikçi ve diyaloga açık bir hareketin köklerinin geliştiğidir. Bu, gelişen hareketliliğin temelinde ülkemize kapitalizmin girişiyle beraber 200 yılı aşkın süredir devam eden toplumsal mücadelelerde şekillenen aydınlanmacı anlayışın ve son 40 yıllık tarihinde aktif şekilde mücadele eden sosyalist, devrimci hareketin yarattığı geleneğin etkisini göstermektedir. Yine küresel düzeydeki güncel toplumsal hareketlenmeler de önemli bir kaynaktır. Ayrıca ülkenin kentlileşmesinin, köylü toplumundan uzaklaşmasının, kapitalizmin gelişme düzeyinin rolü de hesaba katılmalıdır. Üzerinde yükseldiği bu büyük birikim sayesindedir ki Haziran 2013’le başlayan halk hareketliliği bir anlık ve kısa dönemli bir patlamadan daha geniş bir politik perspektif sunmaktadır.

Hareketlilik içinde iki temel örgütlü güçten bahsedilebilir. Bir yanda sosyalist ve devrimci güçler varken diğer tarafta ulusalcı olarak adlandırılan sağ ve sol Kemalist güçler vardır. Ancak bu hareket sol bir harekettir. Yönelim sola ve geleceğedir. Gerici, şoven yaklaşımlar tali konumdadır. Sosyalizm fikri bu nedenle daha avantajlı bir konumdadır, sosyalist perspektif halkın taleplerine daha somut ve net yaklaşımlar sunacaktır. Bu nedenle geçmişe, erken cumhuriyet dönemine dair referanslara öncelik veren ulusalcı kesim dezavantajlıdır. Ki bu döneme dair semboller ve anlatılar da hayli tartışmalıdır. Demokrasi, Kürt sorunu, emperyalizmle ilişkiler, sanayi politikası, toprak reformu, emekçi sınıflara yaklaşım vb yönlerle idealize edilebilecek bir dönem değildir. Aydınlanmacı vb olumlu yönleri elbette göz ardı edilemez. Ancak anti-emperyalizm ve bağımsızlık düşüncesi açısından salt Kurtuluş Savaşı referansları yetersiz kalacaktır. Bu anlamda geleceğe, paylaşıma, eşitliğe, toplumsal adalete, kalkınmaya dair sosyalist gelecek perspektifleri ve bunlara referans olacak Türkiye Devrimci Hareketinin tarihsel tecrübesi ve sembolleri ile enternasyonal komünist hareketin büyük birikimi bu mücadelede sosyalistlere büyük bir hazine sunmaktadır. Hareketin sunduğu bir diğer olumlu özellik de örgütsüzlüğün kutsanmaması, tersine örgütlü güçlere saygı duyulmasıdır. Örgütsüzlükten duyulan sıkıntı özellikle birçok Forum’da ve yürüyüşte dile getirilmekte, AKP’nin örgüt mekanizmasıyla baş edebilmek için teklifler öne sürülmekte ve süreci karşılayacak uygun bir örgüt olmamasından şikayet edilmektedir.

Dahası bu hareket radikalleşecektir. Daha radikal yaklaşımlar açığa çıkacaktır. “Üç beş ağaç”tan başlayan hareketin birkaç saat içinde “hükümet istifa”ya dönüşmesi değerli bir kazanımdır ve AKP karşıtlığı zamanla genel sistem karşıtlığına evrilecektir. Anti-emperyalist politik duruş bu anlamda önemlidir ve ön plana çıkarılmalıdır. Türkiye devriminin temel hedefleri olan halk demokrasisi ve sosyalizmin inşası süreci, bağımsızlık ve anti-emperyalizmle iç içedir, birbirinden ayrılamaz.

Yatay örgütlenmelerin önemi

Yatay örgütlenme ağlarının, koordinasyon-bilgilenme-ortaklaşma üzerinden forum tarzı çalışmaların bu sürece daha çok cevap verdiği görülmektedir. Bu önemli bir kazanımdır, küçümsenmemelidir. Bu gelişim öz-örgütlülük anlayışına uygundur ve halk iktidarı teorisine daha geniş olanaklarla hayat verme potansiyeline sahiptir. Bu teorilerin özünü alarak güncele uyarlama görevi bugünün önemli bir tartışma başlığıdır.

Şöyle bir öngörüde bulunmak mümkündür: Yakın geçmişte ülkemizde ve dünyada yaşanan değişimleri ve dinamikleri doğru okuyan, buna uygun siyasi yönelim belirleyen ve örgütsel adımlar atan sosyalist güçler bu hareketten büyük oranda serpilerek çıkacaktır. Sosyal medyayı, iletişim teknolojilerini kullanmaya alışık; yatay ve yerel örgütlenmelerde deneyimli; kentsel dönüşüm, çevre, HES’ler gibi gündemlerde mücadele deneyimi olan ve bu yönde yerellerde tanınan; sınıf çalışmasında güvencesiz ve taşeron işçiler arasında çalışmaya odaklanan ve öğrenci mücadelesinde aktif bir konumu olan hareketler yeni dönemi daha rahat kucaklayacaklardır. Ancak bu, karşı tarafın da dikkatini çekecektir. Karşı taraf rahatsız olacak ki engel olmaya çalışsın. Ayrıca gelişen hareketin canlılığı, genişliği, dinamizmi daha kapsamlı ve çetrefilli meseleleri karşımıza çıkaracaktır. Bunlara cevap olacak, ideolojik ve politik yol göstericiliğin yanı sıra, aktif bir kadro çalışması, bunun etrafında aydınlardan kitle örgütlerine ve halka kadar genişleyen halkalar üzerinden yükselecek bir kurumlaşmayı geliştirmeye ve sürekli güncellemeye ihtiyaç vardır. Yatay çalışmalar halk hareketliliği için şarttır ve bir diğer şart da siyasal iktidar mücadelesidir ve bu da dikey bir örgütlenme tarzını geliştirmeyi içerir.

Açıktır ki her hareket yükselir, bir aşamaya gelir. Ardından sıçrayarak bir üst seviyeye geçer, yeni bir konum oluşturur veya gerilemeye başlar. Bizim hareketimiz henüz yeni, yükselen bir hareket. Doruk noktasına ulaşması için zamana ihtiyacı var. Bu hareketin zaman zaman büyük dalgalar oluşturarak karşı tarafı  dövmesi, bazen biraz durulması beklenebilir. Yükselen dalgalarda daha etkili vuruşlar yapabilmek ve somut kazanımlar hedefleyerek yeni mevziler edinmek için şimdiki gibi durgun zamanlarda iyi ve daha iyi örgütlenmeler yapmak gereklidir. Yine bu sürecin bir parçası olarak kent ayaklanmaları, barikat savaşları gibi uluslararası alandaki tarihsel deneyimleri incelemek, Haziran’dan bu yana bu alanda yaşanan deneyimleri sentezlemek önemlidir. Artık kentlerde belirli mahalli noktalardan merkeze doğru yürümek, engellenen yerde barikatlarla savunma noktaları hazırlamak, direnmek, karşı-saldırılarda bulunmak, ele geçen yerleri yine daha etkili barikatlarla savunmak birçok şehrimizde olağan hale gelmiştir. Ek olarak mücadeleyi üst seviyede sürdüren İstanbul, İzmir, Ankara, Eskişehir, Hatay, Antalya gibi bölgesel merkez konumundaki kentlerde örgütlü güçlerin örgütsel-ideolojik-politik açıdan güçlendirilmeleri ve en başta yerel seçimleri de kapsayan bir çalışma yürütmeleri yararlı olacaktır.

Direnişte sınıfın yeri

Direnişin içinde kadın ve gençler belirgin bir konumdadır. Önümüzdeki dönemde öğrenci ve kadın hareketine büyük iş düşecektir. Gezi’de itici güç olan ve birçok yerelde ve köylü mücadelesinde gelişen çevreci hareketin ülkemiz özgünlüğüne uygun şekilde güncellenmesi şarttır. Bununla bağlantılı olarak AKP’nin izlediği ekonomik politikayı can evinden vuran kentsel dönüşüme karşı yapılacak çalışmalar gelişecektir. Harekete büyük kitleler halinde katılan ve öfkesini en canlı gösteren Aleviler arasında sıkı bir politik çalışmaya ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Kürt ulusal hareketinin ideolojik ve politik duruşları sebebiyle mevcut halk hareketliliği karşısındaki ikircikli tutumunun aşılması da sosyalistlerin önemli bir görevi olacaktır.

Ancak esas olan işçi sınıfının mücadelesinin gelişmesidir. Hareketin uzun dönemli gelişimi açısından sınıfsal yaklaşım oldukça önemlidir. Bu açıdan sendikaların mücadeleye yaklaşımının olumsuzluğu ve direnişte ön planda olan eğitimli, ücretli gençlerin varlığı, sınıfın durumu ve mücadelenin niteliği üzerine geniş tartışmaları ve zıt gözlemleri açığa çıkarmıştır. Bunları sadeleştirmek gereklidir. Bu hareketi yalnızca Gezi Parkı’ndaki bileşene bakarak çözümlemek mümkün değildir. Birincisi hareket net olarak emekçi kökenlidir, işçi sınıfının geniş katılımı söz konusudur, milyonların katıldığından bahsettiğimiz bir harekette işçiler yer almamıştır demek anlamsızdır. Hareketin en çetin geçtiği yerlerin işçi kentleri olması, en sert kavgaların emekçi semtlerde olması, kayıplarımız arasında genç işçilerin olması tesadüf müdür? Bu anlamda salt sendikalara bakarak karara varmak yetersiz olacaktır. İşçilerin nihayetinde % 3’ü sendikalıdır ve çoğu Hak İş ve Türk İş içindedir. DİSK ve Türk İş içindeki bazı görece demokratik, görece mücadeleci sendikalar da oldukça zayıftır. Ancak ilerici, duyarlı ve AKP karşıtı olarak tanımlanacak sendika şube yönetimleri ve bu yaklaşıma sahip işçiler hareketliliğin içindeydiler.

Büyük kentlerdeki direnişlere, yürüyüşlere katılan semtler içinde işçilerin, yoksulların, emekçilerin oturduğu semtler dikkate değerdir. “Orta sınıf” olarak gösterilen beyaz yakalılar, eğitimli çalışan gençler de genellikle ücretlidirler ve önemli bir kısmı işçi sınıfının parçasıdır, çoğunun iyi bir geliri de yoktur, daha da önemlisi güvencesizdir. 70’li, 80’li yıllara nazaran sınıfsal bariyerler yükselmiş, emekçi sınıf çocukları açısından eğitim alsalar da ailelerinin sınıfsal konumlanışlarını aşmak iyice zorlaşmıştır. İşçi sınıfı dışında kategorize edilecekler de emekçi, küçük esnaf gibi kesimlerle işsizlerdir. Özcesi harekete emekçiler damgasını vurmuştur. Beyaz yakalı gençlerin, öğrencilerin dışında harekette aktif yer alan taraftar grupları da kimlerden oluşmaktadır? Emekçilerden, küçük esnaftan, işsizlerden, liseli ve üniversiteli öğrencilerden…

Daha fazla özgürlük, faşist baskılara ve yaşamın dinselleştirilmesine karşın hayat tarzına karışılmaması ve yurtsever söylemler direniş sürecinde öne çıkmıştır. Ancak direnişe yön veren özgürlük taleplerinin yanı sıra bir diğer temel etken de güvencesizliktir, iyi bir geleceğe sahip olamama kaygısıdır. Güvencesiz, a-tipik çalışma biçimleri ne kadar eğitimli de olsa herkesin karşısındadır. Buna öfke yok sayılamaz. Yürüyüşlere katılanlar “iş, ekmek, iyi ücret” dememişlerdir ama daha ileri bir noktadan AKP’nin ekonomi politiğine, baskısına, güvencesizliğe başkaldırmışlardır. Zaten sınıfsal mücadeleyi ve sosyal talepleri salt ekonomik taleplerle sınırlamak ve işyerinde daha iyi ücret talebi olmayınca hareketin sınıfsal yönünü yok saymak da gerici bir yaklaşımdır ve bu yaklaşımların gündeminde elbette sınıfın iktidar mücadelesi diye bir dert yoktur.

Sınıfın kendi dinamiklerini direnişle bütünleştirmek

Ayrıca işçi sınıfının güncel mücadelesi küçümsenmemelidir. Özellikle son yıllarda önemli bir birikim kendisini göstermektedir ve işçi sınıfı ekonomik talepleriyle ve mücadelesiyle önümüzdeki dönemde daha belirgin şekilde karşımıza çıkacaktır. Son 2 senede Antep tekstil işçilerinin, Gerede deri işçilerinin, Adana saya işçilerinin kitleler halinde birçok fabrikada yaptıkları fiili grevler ve edinilen haklar unutulmamalıdır. Taksim direnişi esnasında İstanbul nakış işçilerinin kitlesel mücadelesi göz ardı edilmemelidir. Sağlık işçilerinin taşerona karşı mücadelesi oldukça önemlidir. Bursa’da Bosch işçilerinin sendikal mücadelesi ve diğer büyük sanayiye ait fabrikalarda Türk Metal’e karşı binlerce işçinin spontane protestoları oldukça değerlidir. Birçok işkolunda sendikalaşma amacıyla süren direniş ve mücadelelerin niceliksel olarak arttığı açıktır. Metalde grev kararının alınmasının ardından anlaşılması, tekstilde grev aşamasına gelinmesi, devletin her türlü baskısına karşın Çaykur ve THY’de greve çıkılması, halihazırda İsdemir’deki 6 bin işçinin günlerce grev yapması ve Darphane ve MMK işçilerinin süren grevleri ile yasal greve yönelik tüm yasal ve fiili engellemelere karşın onbinlerce işçinin grev sürecini yaşaması ile sınıf sürecin dışında etkisiz bir aktör değildir, sendikalı-sendikasız mücadele içindedir. Taşeron çalışmaya, uzun saatler, düşük ücretle, kölelik koşullarında çalışmaya karşı büyük bir öfke birikmekte ve işyerleri düzeyindeki öfke patlamaları günlük meseleler halini almıştır.

Mesele sendikal harekette bir kopuşa ve yenilenmeye olan ihtiyaçtır. Halk hareketi, direniş süreci, toplumsal dengeler, sınıfın süregiden ekonomik temelli mücadelesi ve sistemin izlediği politikalar gerekli altyapıyı sunmaktadır. Bu temel üzerinden sendikal hareket kendisini yeniden kurmalıdır. Bu, mevcut kazanımları reddetmek, öznel ve maceracı yaklaşımlar sergilemek anlamında değildir, tam tersine bunları geliştirmektir. DİSK halk hareketini desteklemesine karşın katkısı ile, kendi içinde yaşadığı tartışmalar ile yetersizdir. SGBP çıkışındaki iddialardan oldukça uzaktır, grevdeki üye sendikalarıyla dahi etkili bir dayanışma örememektedir. Bürokratizm tüm söylemlere karşın hakim durumdadır. Mevcut işçi hareketliliğini (sendikalaşma, grevler, fiili grevler) kucaklayacak ve aynı zamanda beyaz yakalı/eğitimli işçileri, taşeron işçilerini örgütlenmeye odaklanan, bu kesimlerin gerçekliklerine ve beklentilerine uygun özgün çalışmalar karşılığını verecektir. İşçi sınıfı da kapitalizmin değişmesine, yeni çalışma biçimlerine, kendisine sunulan eğitim olanaklarına vb paralel birçok açıdan değişmekte, dönüşmekte ve sömürüye olan tepkisini çeşitli yöntemlerle açığa çıkarmaktadır. Sendikaların bu değişimleri görmeden, onlarca yıldır değişmeden TİS odaklı çalışmalarla yetinerek ve bireysel-işyeri odaklı çalışmalara odaklanarak toparlanması mümkün değildir. Bu nedenle halk hareketi üzerine düşünürken sosyalistlerin ve emekten yana akademisyenlerin ve ilerici sendikacılarla öncü işçilerin emek vermeleri gereken bir eksiklik de sendikal alandaki yetersizliği aşmak olacaktır.

Çok değerli ve tarihsel bir dönemden geçerken elde ettiğimiz moral üstünlüğünü, güveni, coşkuyu ve paylaştığımız en güzel değerleri, sergilediğimiz demokratik olgunluğu sahiplenmek ve ileriye taşımak eylemlere katılan herkesin katkı sunması gereken bir görevdir. AKP şu an üniversitelerden ve tribünlerden korkuyor. Bu korkularını büyütmek ve fabrikalara, işyerlerine, semtlere taşımak mümkündür. AKP de çok iyi biliyor ki halk hareketliliği için en büyük tuzak seçimlere, yani “sandığa” teslim olmak, ona odaklı bir politika izlemektir. 30 Mayıs’ta başlayan büyük halk hareketliliğinin yakın dönemli en büyük kazanımı ülke çapında toplumsal muhalefetin örgütlü gücünün pekiştirilmesi ve yönetenlerin kabusu olacak bir güce erişebilmesidir.

Eren Korkmaz – DİSK Tekstil Örgütlenme ve Dış İlişkiler Müdürü
19 Ağustos 2013
Kaynak; sendika.org