Serbest Siyasa: Şeylerin fiyatı ‘Parklar, parklarımız’ – Seven Ağır

“ havalar seslerle doludur:
toprağın, suyun, yıldızların
ve bizim seslerimizle…
Nazım Hikmet

parklar-bizimParklar Bizim’… Haziran direnişini takiben parklarda düzenlenen forumların ortak sloganlarından biri ‘parklar bizim’.  Bu söz öbeği kollektif bir mülkiyet iddiasını içinde taşıyor ve bunu yaparken de bizi mülkiyet ilişkilerini ve kaynakların piyasaya alternatif şekilde dağıtımı üzerine düşünmeye davet ediyor.

İktisat teorisinde eşyanın değeri piyasada belirlenir. Bu belirlenme için her şeyden önce mülkiyetin özel olarak kime ait olduğunun tanımlanmış olması gerekir. Temel varsayım şudur: İnsan yalnızca sahip olduğu şeyden vazgeçebilir ve ona değer biçebilir. Mülkiyetin kime ait olduğunun belirlen(e)mediği, herkesin kullanımına açık ortak alanlarda ise değer belirlenmesi mümkün değildir ve bu yüzden kaynaklar kolayca ve hızla israf edilir ya da iktisadi deyişle ‘sürdürülebilirlik’ sağlanamaz. Ortak malların trajedisi (tragedy of commons) olarak bilinen bu sorunun en bilinen örneğini Garret Hardin vermiştir: 1 Tüm köylülerin hayvanlarını otlatmak için herkese açık bir merayı kullandığını düşünelim. Köylülerin kazancı sattıkları hayvanların besili olması ölçüsünde artacaktır; her bir köylü kendi çıkarı doğrultusunda davrandığında ve diğer köylülerin de böyle davranacağını varsaydığında meraya vereceği zararı göz önüne alması için herhangi bir sebep yoktur. Maliyetlerin ortak olması ve çıkarın bireysel olarak kazanılması tüm köylülerin kendi hayvanlarını en çok otlatmaya yönelmesine ve kısa zamanda ortak alan kaynaklarının tükenmesine yol açacaktır. Hardin’e ve onu takip eden pekçok liberteryan düşünüre göre çözüm mülkiyet haklarını tanımlamak ve ortak kullanıma açık kaynakları özelleştirmektir.

parkdabizim-meydandaTeorinin cazibesine rağmen, Susan Cox ve Elinor Ostrom gibi yazarlar ortak mal trajedisi olarak bilinen sorunlar karşısında yerel kullanıcıların katılımcı bir karar verme süreci ile piyasaya alternatif, etkin ve sürdürülebilir çözümler üretebildiklerini göstermiştir.2 Nepal’deki ormanlardan İspanya’daki sulama sistemlerine, İsviçre’deki dağ köylerinden Maine’deki balık çiftliklerine uzanan geniş bir alanda saha çalışmaları yürüten Ostrom, bu örneklerde bürokratik dayatmalardan ziyade tabandan yükselen, hiyerarşi yerine işbirliğine dayalı bir kaynak tahsisinin mümkün olduğuna işaret etmiş ve bu çalışması ile 2009 yılında Ekonomi alanında Nobel ödülünü alan ilk bilim kadını olmuştur.  Konuyu bir başka açıdan ele alan deneysel iktisatçılar ise ortak alan trajedisinin altında yatan varsayımın—insanların kısa vadede kendi maddi çıkarlarına göre davranacakları ve alternatif çözümler sağlayacak işbirliğine yanaşmayacakları varsayımının—geçerli olmadığını tespit etmişlerdir. Bu çalışmalar ortak kaynakların kullanımında işbirliğine yatkınlığın toplumsal kimlik, grup aidiyeti, güç ilişkileri ve inanç gibi kültürel öğeler ile şekillendiğini göstermektedir3 Kısaca, bu çalışmaların bize söylediği şudur: Özel mülkiyet ve piyasa ilişkileri dışında etkin ve sürdürülebilir ‘kaynak tahsisi’ araçları mevcuttur ve bu araçların uygulanabilirliği toplumsal alanın ‘ekonomi-dışı’ niteliklerine dayanır.

tayyip-winterPeki, şehirlerin en önemli ortak alanları olan parkların bu tartışmalar içinde yeri nedir? Parklar kamusal alanlar olarak herkesin erişimine açıktır (non-excludable good) ama belirli bir zaman aralığında ancak sınırlı sayıda insanın kullanımı mümkünken kullanım açısından birbirine rakip taleplerin varlığı olasıdır (rival good). Yani bir parkı arkadaşlarınızla bir araya gelip futbol oynamak, çalgı çengiyle uğraşmak ya da forumlar düzenleyip güncel meseleleri tartışmak için kullanabilirsiniz. Bu anlamda teorik olarak parkların diğer kamusal alanlar gibi ortak bir kaynak olarak fazla kullanımı, bir başka deyişle ‘ortak mal trajedisi’ riski olmasına rağmen genellikle ‘parkları özelleştirelim’ ve ‘parklara girişleri piyasa fiyatına tabi tutalım’ gibi fikirlere liberteryanlar arasında bile pek sık rastlanmaz. Belki de geçmişi kentler ve meydanlar kadar eski olan parkların en temel ihtiyaçlarımızı karşılamasından, şehirde iktisadi ilişkilerimizin büyük kısmını piyasanın fiyat belirleyiciliği varsayımıyla sürdürdüğümüz halde herhangi bir ücret ödemeden girip keyfini sürebileceğimiz bu ortak alanların varlığını yadırgamayız.  Oysaki parklar piyasaya karşı bir strateji olarak görülebilecek ‘ortak alanları sınırlandırma yoluyla koruma fikri’nin en somut örnekleridir. 4 Parklarda yapabileceklerimiz kısıtlıdır, örneğin işyerimizin kimyasal atıklarını parka dökme hakkına ya da park havuzlarındaki suyu bahçemizi sulamak için özel mülkümüze aktarma hakkına sahip değiliz.  Fakat bu kısıtlamaların ortak çıkarlarımız için bizi temsil ettiğini varsaydığımız mahalli yönetim organları tarafından gerçekleştirildiğini, bir başka deyişle piyasaya alternatif bir sosyal yapı olarak ‘siyasa’nın ortak çözüm mekanizması olabileceğini varsayarız. İşte bu yüzden parklar ‘serbest siyasa’yı deneyimlemek için en uygun mekanlardır.

Bir siyasi temsilci ortak çıkarımızın aynı kamusal alanda bir cami ya da opera inşası olduğunu iddia ettiğinde itiraz ettiğimiz yalnızca caminin ya da operanın parka kıyasla ne derece arzu edilir olup olmadığı değildir. Kamusal alanların kullanımına ilişkin birbirine rakip talepler doğaldır. İtirazımız sahibi olduğumuz kentin ortak alanlarını dönüştürmeye, değiştirmeye yönelik sürecin karar mekanizmalarının katılımcı ve demokratik olmamasınadır. Açıkça söylenmese de, parklar üstüne verilen mücadelenin bu bilgiyle, kendi kentimizi yaratma hakkının siyasi temsiliyet hakkıyla içiçe olduğu bilinciyle verildiğini söyleyebiliriz. Bizi temsil ettiği varsayılan idari otoritelerin ortak alanların kullanımına ilişkin aldıkları kararların meşruiyetini sorgulamak siyasi alanda temsiliyete ilişkin daha temel ve genel taleplerimizi belirlememizi gerektiriyor. Belki de bu yüzden birçok park forumunda kısa sürede yalnızca ortak alanların yönetimi değil kamu hizmetlerinin sunulmasında da söz sahibi olma amacı güden ‘halk meclisleri’nin ortaya çıktığını görmekteyiz. Gene belki de bu yüzden, bir yandan sıradan vatandaşlar olarak belediye meclislerine katılabileceğimizi öğreniyor ve mahali temsiliyetin mevcut araçları üzerine daha çok düşünüyor, bir yandan forumlarda alternatif temsiliyet modellerini araştırıyoruz. Bu anlamda ‘parklar bizim’ yalnızca ağaca ve yeşile sevgimizin değil, kaynakların dağıtımının öncelikli olarak siyasi bir mesele olduğunun bir ifadesi.

  1. Hardin, G. (1968). “The Tragedy of the Commons”. Science 162 (3859): 1243–1248. 
  2. Cox, Susan Jane Buck.  1985.  “No Tragedy on the Commons.” Environmental Ethics 7; Ostrom, Elinor. 1990. Governing the Commons: The Evolution of Institutions for Collective Action, Cambridge. 
  3. Kopelman, S., Weber, M, and Messick, D. (2002). “Factors Influencing Cooperation in Commons Dilemmas: A Review of Experimental Psychological Research”. In E. Ostrom et al., (Eds.) The Drama of the Commons. Washington DC: National Academy Press. Ch. 4., 113–156; Weber, M., Kopelman, S., and Messick, D. (2004). “A conceptual review of decision making in social dilemmas: applying the logic of appropriateness”. Personality and Social Psychology Review 8 (3), 281–307. 
  4. Harvey, David. (2013). Asi Şehirler: Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru (Rebel Cities From the Right to the City to the Urban Revolution), İstanbul: Metis. 

Seven Ağır
6 Ağustos 2013
Kaynak; serbestsiyasa.com