Sendika.org: Metin Özuğurlu: AKP momentumu kırıldı ama ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında (İsyanın yıldönümü söyleşileri II)

Haziran İsyanı’nın üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yıl içinde yaşananlarla, özellikle 17 Aralık operasyonu ve 30 Mart yerel seçimler süreci ile İsyan’ın etkileri arasında nasıl bir bağlantı vardı? Sosyalist hareket ve emek-meslek örgütleri açığa çıkan dinamiklerle ilişki kurmada ne ölçüde başarılı oldu? İsyan’a katılan kitlelerin seçimlerde büyük beklentiye girip 30 Mart’tan bir moral bozukluğu ile çıkmaları bir çelişki değil mi? İsyan’ın önümüzdeki sürece olası etkileri nelerdir? “İsyan’ın yıldönümü söyleşileri” başlığı altında yaptığımız söyleşilerde toplumsal muhalefet açısından kritik önem taşıyan bu sorulara yanıt arıyoruz. İkinci söyleşimiz Prof Dr Metin Özuğurlu’yla

metin-ozugurlu

Haziran İsyanı’nın yıldönümü yaklaşıyor. Sizce geçtiğimiz bir yıl içinde yaşananlar üzerinde, özellikle 17 Aralık ve 30 Mart seçimleri süreci ile İsyan’ın etkileri arasında nasıl bir bağlantı vardı?

Metin Özuğurlu: Aralarında doğrudan bir bağlantı olduğu açık. Haziran ya da Gezi Parkı İsyanı (aynı olgu ilkinde zamana ikincisinde mekana referansla adlandırılmış oluyor) Başbakan Tayyip Erdoğan’ı odağa alarak AKP Hükümeti’ni hedef tahtasına yatırmış bir halk isyanıydı.

Bu görüngüyle yetinirsek, Erdoğan’ın kurmuş olduğu bağlantıdan esasta farklı bir analiz yapmamış oluruz. Erdoğan için “dış destekli bir darbe girişimi” olarak Gezi İsyanı ve 17 Aralık bir ve aynı şeydir; 30 Mart ise %43 oy oranı ile Erdoğan’ın “zaferini” temsil eden bir karşı yanıt. Bu iktidar cenahının görüşü, lakin parlamenter muhalefet, farklı anlamlar yüklüyor olsa da, Gezi ve 17 Aralık’ı aynı torbaya koyan bir tutuma sahiptir.

Sosyalist solda daha dikkatli değerlendirmeler mevcut; yaygın değerlendirmeyi şöyle özetlersem, umarım fazla yanlış yapmamış olurum: Gezi, egemenlere karşı halkın; 17 Aralık ise egemenlerin kendi iç çekişmelerinin ürünüdür. 30 Mart ise “sağcılaşan CHP için hezimet iken AKP’nin sandıkta değil sokakta geriletileceğinin kanıtıdır.”

AKP, LİDERİNİN ŞAHSİLEŞMİŞ GÜÇ KULLANIMI KONUSUNDAKİ İHTİRASLI TUTUMLARININ DA ETKİSİYLE NORMALLEŞMEYİ GERÇEKLEŞTİRMEDİ

Bence bu analizler, Türkiye’nin emperyalist-kapitalist sisteme yeniden ve derin entegrasyonunu ifade eden politik süreçleri ve bu süreçte AKP’nin yerini yeteri kadar kavramayan analizler. Soru kapsamında burada sadece şunu belirtmek isterim: AKP, iktidar bloğu tarafından mevcut siyasi rejimi neoliberal gündem doğrultusunda revize etmekle yetkilendirilen, bu anlamda ANAP’ın başladığı işi tamamlaması beklenen bir koalisyon partisi idi. Rejim revizyonunu gerçekleştirdiği zaman zarfında adeta kurucu bir parti suretine bürünen AKP, liderinin şahsileşmiş güç kullanımı konusundaki ihtiraslı tutumlarının da etkisiyle kendisinden beklenen normalleşmeyi gerçekleştirmedi ve adeta yeni bir rejimin kurucu partisi gibi davranmaya başladı.

GEZİ İSYANI, SİYASAL REJİM VE SİYASAL SİSTEMİN BELİRSİZLİĞİNDE PATLAK VERMİŞTİR

İşte Gezi İsyanı’nın hedef tahtasına yatırdığı şey tam da bu olmuştur: Türkiye halkı Erdoğan ve arkadaşlarının temsil ettiği siyasal geleneğin kurucusu olacağı bir Türkiye’yi şiddetle reddettiğini dünya âleme ilan etmiştir. Gezi’nin reddettiği Türkiye, piyasa despotizminin siyasal gericilikle sentezlenip şahsileşmiş güç kullanımına yazgılı ellerde cisimleştiği ve cisimleşeceği bir Türkiye’dir! Gezi isyanı, siyasal rejim ve siyasal sistemin belirsizliğinde patlak vermiştir. Yukarıda özetlediğim görüşlerin göremediği de işte bu olgudur. Erdoğan ve arkadaşlarının Gezi İsyanından neden bu kadar korktukları ve şiddetle bastırmaya yöneldikleri de bu noktayla ilgilidir. Kendisini milletin asli değerlerinin temsilcisi olarak gören bir akıma, bu İsyan, “sizin bu topraklarla rabıtanız bir kabuk olmaktan ibarettir” demiştir.

30 MART’TA, SİYASAL REJİM TEMELİNDEKİ SAFLAŞMA, ADETA BİR REFERANDUM MOTİFİ İLE YEREL SEÇİMLERİ BELİRLEMİŞTİR

17 Aralık sürecine gelince… Bu süreç, revize edilmiş ve fakat yerleşiklik kazanamamış rejim adına, Gezi İsyanı’ndan telaşa kapılan ve iktidar bloğu içinde yer alan egemenlerin “Erdoğansız AKP” hedefiyle harekete geçme sürecidir. Bu noktada şunu saptamalıyız: son 3-4 yıldır Türkiye’deki bütün siyasal hamleler; ister sokakta, ister ses kayıtlarında, isterse de sandıkta vuku bulsun, siyasal rejim zeminindeki bir saflaşma ve hesaplaşma hamleleridir.  30 Mart’ta da aynısı olmuş, siyasal rejim temelindeki saflaşma, adeta bir referandum motifi ile yerel seçimleri belirlemiştir.

30 Mart ve 1 Mayıs’ta açığa çıkan manzaraya bakarak, hükümetin İsyan’ın rövanşını aldığı sonucuna varılabilir mi? Sizce toplumsal muhalefet açısından 31 Mayıs 2013’te başlayan süreç kapanmış mıdır?

30 Mart yerel seçimlerinin, siyasal rejim temelindeki bir saflaşma tarafından belirlendiği unutulmamalıdır. Bu bakımdan 2009 yerel ve 2011 genel seçimlerinden de farklılaşan bir seçim yaşadığımız açıktır. 30 Mart’ta 2010 Referandumunu andıran bir politik atmosfer söz konusu olmuştur. Gezi İsyanı öncesinde AKP koalisyonunun referandum saflaşmasındaki oyu %55-60 bandındaydı. Gezi İsyanı ile birlikte AKP koalisyonu çözüldü ve referandum saflaşmasındaki oy oranı 30 Mart’ta %40-45 bandına kadar geriledi. Bunun anlamı nettir: AKP’nin sandıktaki momentumu ilk kez kırılabilmiştir.

YA TÜRKİYE LÜBNANLAŞACAKTIR YA DA GEZİ’Yİ NORM ALAN BİR TOPLUMSAL KURULUŞ GERÇEKLEŞTİRİLECEKTİR

Lakin vaziyet Gülhane Parkındaki ceviz ağacı gibidir; bunun “ne sen farkındasın ne de polis farkında”dır. Haziran İsyanı’ndan rövanş, ancak gerici-piyasacı bir rejim kuruluşu ile alınabilir. Gezi İsyanı Türkiye’nin bir başka seçeneği daha olduğunu dünya aleme ilan etmiştir: Ya neoliberal sermaye programının otoriter dinci bulamaçla sıvandığı bir rejim altında Türkiye Lübnanlaşacaktır ya da Gezi’yi norm alan bir toplumsal kuruluş gerçekleştirilecektir. Gezi İsyanı tam da bu nedenle günceldir. Gezi barikatlarında insanlar yeniden halklaşmaya başladılar. Gezi’deki o muazzam nicelik, birey yada grupların aritmetik toplamının değil, eylem için oluşan halk varlığının ürünüdür. Eşitlikçi ve özgürlükçü kaideler çerçevesinde halk oluşumu 31 Mayıs 2013’de başlamıştır, mücadele devam etmektedir.

İsyan, hükümete olduğu kadar parlamenter siyasete karşı da bir itirazdı, sokağı temel alan bir başka siyaset yapma yolunun ortaya konmasıydı. Öte yandan İsyan’a katılan kitlelerin seçimlerden büyük beklentiye girdiklerini ve 30 Mart’ta belli ölçüde hayal kırıklığına sürüklendiklerini gördük. Sizce sokak siyaseti ve parlamenterizm arasındaki bu çelişkili ilişkiyi nasıl değerlendirmeli?

Parlamenter demokrasiler neoliberal dönem boyunca dünyanın her yerinde ciddi meşruiyet kayıplarıyla karşılaştılar. Parlamentoların yasama gücü önemli ölçüde bypass edildi ve adına yönetişim denen yeni yönetim biçimleri yaygınlık kazandı. Bu ne demek? Bu, halk egemenliğinin artık temsili yolla dahi tecellisinin gerçekleşmiyor olması demek. Üstelik bu hangi dönemde oluyor? Toplumsal ilişkilerin en küçük hücrelerine kadar sermayenin nüfuz ettiği ve bu suretle sermayenin emek/insan üzerinde doğrudan tahakküm kurduğu bir dönemde oluyor.

SANDIĞIN MANTIĞI ORTALAMALARA/ORANLARA, SOKAĞINKİ İSE ORTAKLIKLARA/KOLEKTİFLERE YASLANIR VE DE TARİHİ, ORTALAMALAR DEĞİL ORTAKLIKLAR YAPAR

Bu bağlamda Gezi İsyanı’nda sokağın ve barikatların taşıdığı anlamı doğru tespit etmek gerekir: Barikatlarda halk egemenliğinin dolaylı/temsili değil doğrudan ve kolektif biçimleri yükselmiştir. Yakalanması gereken halka budur. Nitekim 30 Mart seçimlerine bu zaviyeden bakan Gezi isyancıları, tercihlerini çoğunlukla bir referandum saflaşması biçimine büründürmüşlerdir. Dikkat edilirse sandıkla sokak arasındaki yapısal anlam farkına hiç değinmiyorum bile. Malum sandığın mantığı ortalamalara/oranlara, sokağınki ise ortaklıklara/kolektiflere yaslanır ve de tarihi, ortalamalar değil ortaklıklar yapar. 30 Mart’ta izlenen çizgiye bakıldığında sol/sosyalist çevrelerde bu hususların ne yazık ki pek tartışılmadığı anlaşılıyor.

Haziran’da sosyalist sola “Kitlesini arayan pozisyonundan sıyrılıp siyasetini arayan halk sınıflarının arayışına cevap üretmesi” şeklinde bir tavsiyeniz vardı. Sizce sosyalist hareket ve emek-meslek örgütleri açığa çıkan dinamiklerle ilişki kurmada ne ölçüde başarılı oldu? Bu yanıta, Soma Madenci Katliamı ve Okmeydanı’nı da dahil edebilir misiniz?

Sosyalist siyaset konusu, bu ülkede çok katmanlı ve çetin bir konu. Maddi yaşamın soğuk çelişkilerinden kaynaklanan ahlaki öfkesini belli kod ve sembollerle ve belli mekanizmalarla ifade eden emekçi halk sınıflarıyla, doğrudan maddi yaşamın içinde işçi sınıfının bütünsel çıkarlarını esas alan bir tutumla buluşan, üstelik bir politik hareket olarak mevcudiyetini bu buluşma içinde yeniden tanımlayan bir siyasal çizginin kesintisiz varlığından söz edebilmemiz herhalde mümkün değil.

Belli ki bu mesele öyle söylendiği kadar kolay da değil. Üstelik son 5-10 yıldır, siyasal zemin de köklü bir şekilde farklılaşmış durumda. Bugün artık Cumhuriyet rejiminin parlamenter sistemi içinde şekillenmiş bir modern siyasal yelpazeden söz edilebilir mi? Son 35-40 yıl içinde en az iki kırılma söz konusu. İlki politik toplumda sınıfsal temsiliyetlerin belinin kırılması şeklindeki genel neoliberal gündemle ilgilidir ve Türkiye’nin 1970’lerin sonlarından günümüze siyasi tarihinin arka plan motifini oluşturur. İkinci kırılma doğrudan doğruya siyasal rejim sütunlarındaki belirsizleşme ile ilgilidir ve fazlasıyla önemlidir.

Örneğin %40-45 oy desteği ile AKP mevcut siyasal yelpazenin neresinde yer alan bir partidir? Hiçbir yerinde; karşımızda adeta yeni bir rejim kurmak için hükümet eden bir kadro mevcut değil midir? AKP’nin seçmen tabanından söz ederken artık sıklıkla “Sünni Muhafazakar” terimini kullanmıyor muyuz? BDP Kürtlerin, MHP Türklerin, CHP Alevilerin partisi şeklinde tasnifler yapıldığını biliyoruz. Sorun birtakım çevrelerce bu tanımlamaların yapılıyor olması değildir; sorun, Türkiye’de kıyı ve İç Ege bölgeleri dışında kalan yerler bakımından, seçmen oy davranışının belirgin bir şekilde bu sınıflamaya uygun olarak gerçekleşmeye başlamış olmasıdır.

KRİTİK HUSUS, EZİLEN MEZHEBİN KENDİ KİMLİK OLUŞUMUNU, EZENİN MEZHEBİNE KARŞITLIK İÇİNDE ŞEKİLLENDİRİP ŞEKİLLENDİRMEYECEĞİDİR

Erdoğan’ı “hep başkan” yapacak bu oy davranışının yaygınlık kazanarak konsolide olabilmesi mümkün müdür? Eğer karşıtını ya da ‘ötekisini’ Sünni Muhafazakarlık olarak kuran bir Alevi radikalizmi bu topraklarda gelişirse, bu soruya “evet” yanıtı vermek gerekecektir. Devletin uzunca bir süredir, türlü araçlarla bu yönde mesai sarf ettiğine şüphe yok, ama başaramayacaklar! Aleviler kentlileşmiş bir nüfus yapısına sahip; inançları ile çoğulcu ve seküler kent havası arasında güçlü bağlar mevcut; dinde değil insanlıkta yarışırlar; siyasallaşma deneyimleri ise neredeyse tamamıyla sosyalizm akımıyla gerçekleşmiştir. Bu listeyi uzatmak da mümkün.

Ezilen kimlikler tabii ki kavga verecek; ama burada kritik olan husus, ezilen etnik grup ya da mezhebin kendi kimlik oluşumunu, ezenin etni ya da mezhebine karşıtlık içinde şekillendirip şekillendirmeyeceğidir. Zira günümüzde ezme-ezilme ilişkisine biçim veren sömürü ilişkisinin bizatihi kendisidir. Ezilen kimlik oluşumu sömürü ilişkisini tahkim etmeyip gerilettiği ölçüde, özgürleştirici olmaktadır. SOMA madenci katliamı, Erdoğan’ın şahsındaki Sünni mezhep temsilinin emeğin vahşi sömürüsünü dolaysız bir biçimde tahkim ettiğini gözler önüne sermiştir. Sonuç olarak Türkiye’nin önündeki siyasi soru, bu topraklarda yaşayan insanların egemen bir halk olarak vücut bulup bulamayacaklarıyla ilgilidir. Erdoğan’ın dayatması, sermayenin doğrudan tahakkümü altında “Lübnanlaşmış” bir Türkiye olacaktır. Eşitlik ve özgürlük ideallerinin iç içe geçtiği bir ülke olarak mevcudiyetimizin kodları, Gezi İsyanı Türkiye’sinde kâfi miktarda mevcuttur.

26 Mayıs 2014 

Haberin kaynağı için tıklayın; sendika.org