Radikal: Yazık, gidecek başka dilim yok! – Aslı Tohumcu

Şiddete karşı vicdan oluşturur muyum düşüncesiyle öyküler yazarken kullandığım dil, Başbakan’ın ağzında zulmün, nefretin, kışkırtmanın diline dönüştü. Yazık, gidecek başka dilim yok!

gezi

Öncelikle bir yazı işçisi olarak, Başbakan’la aynı dili kullanmaktan esef duyduğumu söylemek isterim. Şiddete karşı vicdan oluşturur muyum düşüncesiyle öyküler yazarken kullandığım dil, onun ağzında zulmün diline, nefretin diline, kışkırtmanın diline dönüştü. Yazık, gidecek başka dilim yok!

Oysa 30 Mayıs gecesi, Gezi Parkı’na toplananların ve onlara selam edenlerin mesajlarında bambaşka bir dil vardı. O selamlar emeğe, ifade özgürlüğüne, yaşam alanlarına saygı kokuyordu, selamlar eşitlik, adalet arzusu kokuyordu, inanç, kararlılık kokuyordu. Gece boyu çimenlerin üzerinde, kulağımıza gelen müzik seslerine alkışlarla tempo tutuyor, yine alkışlarla slogan atıyorduk. Doğma büyüme İstanbullu, çevirmen bir arkadaşımız, bu işin neden, “Abi, git Datça’ya falan yerleş”le olmayacağını bize tatlı tatlı açıklıyordu.

Ben o gece parkta 40 yaşında nefessiz kalmış bir insan, bir kadın olarak oturuyordum; dört yaşındaki kızımın bakımı, bol bol ev işlerim, ev işlerimden de çok ofis işlerim, evlatlık-eşlik işlerim, yazarlık mesaim… Ama gece öyle güzel, öyle güzeldi ki kalkmaya kıyamıyordum. Oysa biz parktan çıktıktan yirmi dakika sonra her yer biber gazı kokmaya başlamıştı. Kendi adıma beni direnişe çeken şeylerin başında bu kokunun geldiğini söyleyebilirim. Kalmamı sağlayan şeylerin başında da Başbakan’ın hakaretleri, halkı halka kırdırmaya yönelik sözleri, yok sayıcı ve karalayıcı tutumu olduğunu…

Ama bana gazı asıl veren(!), aynı dili kullandığım için kıvanç duyduğum direnişçilerin sokakların her bir yanına yazdıkları sloganlar; bacakları kadar dilleri, mizahları da kuvvetli bu çocuklar (Bu iş bitsin, “bundan sonra ne yapacağını” kara kara düşünmeyecek edebiyatçının ben alnını karışlarım). Hadi, ben de kendi mizahımı yapayım: Dumandan kucakta taşınarak kurtarılırken, herhalde kuş kadar olduğumu ispat ettim, ha ha…

Neyse, geri dönelim, olayların sırasını saşırmayalım. Gezi’ye komşu Divan Otel’in önünde bir basın açıklaması yapılacak akşam yedide (31 Mayıs), mesaiyi yarım bırakıp yola koyuluyoruz üç arkadaş. Yediye on kala otelin köşesinden önüne yaklaşmaya çalışırken, ilk parti gaz bombasını yiyiyoruz. Sonra olanların sırasını, tuhaf şey, hatırlayamıyorum. Suyu yerken sakinim, sağ kolumla Esra’nın belini sarıyorum, sol elim Burak’ın elinde, tek korkum birbirimizden kopmamız. Bu eylemde bir nedenle yer alan kimsenin kimseden kopmayacağını, koparılamayacağını henüz öğrenmemişim.

Otelin hemen arkasında on-on beş metrekarelik bir koridor var, yokuş aşağı giden, otele bodrum katından giren bir kapıya açılıyor. O koridora kaçıp bodruma sığınıyoruz gazı yedikçe. Gaz gelince birkaç saniyelik bir panik koşturmacası oluyor, sonra gençten birilerinin, “Sakin olun, sakin olun”larıyla güvenle uzaklaşıyoruz polisten. Suya da bir şey katılmış diye konuşuluyor, tenine su değenlerin tenleri yanıyor. Burak’ta bir şey yok, Esra’nınsa ensesi alev alev. Benim biraz nefesim tıkanmış, sırtım ve pantolonum sırılsıklam. Ama iyiyiz, iyiyiz şimdilik. Saklandığımız yerden önce erkekler çıkıyor, onlar elleriyle bizi çağırınca tekrar sokağa, otelin önüne hurra edip slogan atmaya başlıyoruz kaldığımız yerden: “POLİS ŞAŞIRMA, HALKINA SALDIRMA”.

Polis gaz maskelerini indirdikçe geri çekiliyoruz, gençler ellerinde solüsyonlarla dolaşıyor otelin bodrumunda. Acıdan, bulantıdan kıvranan insanların yüzlerine, ağızlarına sıkıyorlar bu solüsyonlardan. Suya rennie katarak yapmışlar, tendeki yanmayı geçiriyor gerçekten de. Talcid’ciler de var. Birkaç gün önce “ertesi gün hap”larını reçeteye bağlamışlardı;Rennie’yle Talcid’i de bağlarlar artık diye gülüşüyoruz. O kısa soluklanma aralarından tiki kızlar, Atatürkçü teyzeler, solcu gençler, kürtler, gayrimüslümler, LGBT bireyler, çoğu hayatında ilk kez eyleme katılmış insanlar, bardağı taşıran son damlaları konuşuyoruz: Ayyaş muhabbeti, başbakanın buyurgan ve kibirli uslubü, kendinden olmayana yaşam hakkı tanımayan söylemi, icraatları…

Biz TOMA’ların ve çevik kuvvetin karşısında bir ileri bir geri sloganlarla gidip gelirken Başbakan, istese Kazlıçeşme’ye 500 bin kişi toplayacağını, istese Kazlıçeşme’ye 200 bin kişi çıkaracağını, 50 milyonu evde zor tuttuklarını söyleyip duruyor. Sürekli değişen rakama dair espriler yapsak da, bizi polisine kırdırmaya çalışan Başbakan’ın icraata devam ettiğini, bizi bize kırdırmaya çalıştığını görerek dehşete kapılıyoruz.

Derken kaçıştığımız koridora gaz bombaları yağmaya başlıyor; o küçücük kapıdan bu, yüz civarı insanın geçmesine imkân olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. İki sene önce sol ayak bileğimi kırmıştım o yüzden iyi koşamıyorum; yerler zaten ıslak, kayıp düşerim ya da ayak altında ezilirim diye koşmaya korkuyorum, duvar dibine geçip insanların içeri girmesini beklemeye karar veriyorum. Nefesimi daha fazla tutamayıp saldığım anda ayağımın dibinde patlıyor bombalar.

Bir Hollywood prodüksiyonu gibi, birden yoğun beyaz bir duman yükseliyor her yanımdan, az önce karşımda duran duvarı da, hemen yanındaki kapıyı da göremiyorum, dünyanın bütün gürültüleri, sesleri durmuş gibi, duvara tosladıktan sonra kapının aralığını tutturuyorum.

Ağzımdan bir hırıltı çıkıyor, yardım edin nefes alamıyorum demek istiyorum ama, ancak hırıldayabiliyorum. Güvenlik insanları otele almaya başlamış, ortada nerdeyse insan kalmamış ve bodruma hızla gaz doluyor. Burak’ı görüyorum, ararcasına bakıyor ama şoktan olacak görmüyor beni, o da içeri yollanıyor. Ciğerlerime hava gitmiyor, canımın nasıl yandığını anlatmama imkân yok, ciğerlerimin acısından başka bir şey yok. Boğularak öleceğim, yazık, böyle olmasaydı iyiydi diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ölüyorum boğularak, çocuğum var benim, sabah ısrarla, “Anne akşam gelecek misin?” diye sorup durmuştu.

Biri görmüş beni, koşarak geliyor. Kurtarsın isterim tabii beni, ama böyle insanlıktan çıkmışken görmesin de istiyorum. Yere atmış çünkü vücüdum kendini, ellerim yeri tırmalıyor. Çocuk beni kucaklağı gibi, “Korkma kardeş,” diyor, “korkma”. Kucağında benimle otelin içine koşturuyor, duman otelin içine kadar girmiş, beni halının üzerine bırakıyor, elimi tutuyor, nefesim hâlâ düzelmedi, biri yüzüme ıslak havlu bastırıyor. Bir beş dakika sonra kendime geliyorum. Esra’yı Burak’ı buluyorum. Ağlamak istiyorum hüngür hüngür, akmıyor gözyaşlarım. Bu gazın en acı marifetinin, insanları postunu kurtarmaktan başka bir şey düşünemez hale getirmesi diye düşünüyorum. Ama sonrasındaki dayanışma harika, çünkü “BU GAZ BİR HARİKA DOSTUM!” O kadar yakıcı ki önyargıları eritiyor, aramızdaki buzları çözüyor, gözlerimizi açıyor, kalbimizi açıyor.

Otelin lobisinde biraz soluklandıktan sonra tekrar çıkıyoruz. Eliyle meydan okurcasına “gelin gelin” yapan polisler var, biber gazını atarken sırıtanlar… Ama artık biz de daha kuvvetli direnmeyi öğreniyoruz yavaş yavaş. Yine de bir gencin alnına nişanlanan bombayı durduramayız, durduramıyoruz. Otelin lobisi kana bulanıyor birden, çocuğun alnı açılmış, kafatası görünüyor. İlkyardım çantaları, eylemciler arasındaki doktorlar fayda etmiyor. Bir yirmi dakika sonra gelen ambulans alkışlarla karşılanıyor. Sabaha, yani 1 Haziran Cumartesi’ye doğru öyle bir psikolojideyiz ki, sigaramız biterse işte ancak o zaman yanarız diye gülüşüyoruz. Su şişeleri ağzıdan ağıza dolaşıyor, aynı bisküviden ısırık alıyoruz.

Ancak sabahın dördünde kurtuluyoruz otelden. Kızıma sabah kötü kokmamak için ilk iş duşa giriyorum evde. Bütün tenim benzin dökülmüş, üzerine çakmak çakılmış gibi yanıyor, gözkapaklarım yanıyor, duş teknesinde körüm! İki saatlik uykum da sağ kolum boyunca ve bütün avcumu saran döküntünün acısından bölünüp duruyor.

1 Haziran’da sokağa çıkarken daha tebdirliyiz; çantamızda deniz gözlükleri, hırdavatçıdan boya maskesi de alıyoruz. Yanımızda doktor bir arkadaşımız var, sırt çantası gezici, cüce bir revir gibi. Koluna, bacağına bomba çarpanlara müdahale ediyor. Tünel tarafından giriyoruz İstiklal Caddesi’ne, niyetimiz Galatasaray’a yürümek ama arada çevik kuvvet var. Artık bomba atılırken çıkan sesi tanıyoruz, kafamızı kaldırıyoruz ve havaya, yukarı yükselen bombanın aşağı düşününü izliyoruz. Kafamıza gelmese bari derken ayağımızın dibiyle kurtuluyoruz. Bir an çıkardığı sarı kıvılcımları ve yere düştüğü an torpil gibi acayip bir hızla yerde ilerleyişini izlemekten kendimi alamıyorum. Derken biri elimden tutuyor kaçıyoruz.

Bugünkü gaz bir değişik, cildi değilse de ruhu güzelleştirdiği kesin. Ön sıralarda bu bombaları tutup çevik kuvvete, “Abi, bunu düşürdün” diye geri atanlar var!

Öfkem yok, kaybolmuş, dinmiş. Şimdi TOMA’ların karşısında, dört yaşındaki kızımın aptal ya da tehlikeli inatları karşısında dikildiğim gibi dikilebilirim. Net, kararlı ve en güzeli karşımdakinin küçüklüğünü hoş görerek, gülmemi gizleyerek… Gülmek ayıp bence çünkü, alay eder gibi hani karşındakiyle. Ancak bugün polisin, sözde “poster operasyonu”yla tekrar Taksim’e girmesi üzerine, öğle tatilimde, Perpa’dan baret, profesyonel gaz maskesi ve kaynak gözlüğü aldığım için kendime gülebilirim. Herhalde birazdan yola çıkarken de azıcık korkudan, azıcık da coşkudan güleceğim.

Bu işin bitmesi için… Devletin Taksim’i fethemeye çalışmaktan vazgeçmesi ve polis ablukasını başta İstanbul olmak üzere “direngezi” diyen bütün şehirlerde kaldırması lazım… Başbakan’ın bu mülkiyetçi, ithamcı söyleminden vazgeçmesi lazım… Yaşadığımızı iddia ettiği bu sözde demokrasinin silkelenmesi, sokağın tabiriyle bir üst versiyonuna geçilmesi lazım… Ben umutluyum açıkcası; bizi bir üst versiyona geçirecek olanlar da, bazılarının alkol alıyor, bilgisayar başından kalkmıyor, metroda öpüşüyor, Alacakaranlık okuyor diye küçümsediği bu çocuklar. Bu çocuklar polisin karşısına el ele çıkma yüreğini taşıyan, bizi önlerine değil, arkalarına alacak kadar cesur çocuklar sonuçta!

Bu iş ne zaman biter bilemiyorum ama Başbakan’ın işi bitti, onu zaten hepimiz biliyoruz. Bu ülke bugüne kadar kimin ülkesi sanılıyordu bilemem ama, direnişin ilk gününden itibaren, bizi öldürmeye çalışanların değil, gazların, suların arasında birbirini yaşatmaya çalışanların ülkesi olduğunu ispatladı. Bu da böyle bilinsin!

Ha bir de, şuna çok gülüyorum, gücüne de sonuna kadar inanıyorum: “KORKMA LA, BİZİZ, HALK!”

Aslı Tohumcu
11 Haziran 2013
Kaynak; kitap.radikal.com.tr