Sendika.org: Occupy Angara ‘İsyan ve olağanüstü hal’ – Kansu Yıldırım

DSC_0625

AKP’nin her seçimden ve referandumdan sonra özgüvene dayalı dilini ve tonunu sertleştirdiği politikaları, makro düzeyden mikro düzeye indikçe son bir haftadır yaşanan olaylara ister istemez kapı aralandı. Kamu, sağlık ve sosyal güvenlik politikaları temelinde, kendilerine göre lüzumlu gördükleri her alanı yeniden düzenlemeye dönük uygulamalara koyulan AKP, her seferinde çeşitli tepkileri toplamasına karşın, tüm tepkileri kesiştirebilecek ve hacmini büyütebilecek hamlelerden uzak durmaya çalışıyordu. Örneğin toplum sağlığı gerekçesiyle sigara yasağını gündeme getirdiklerinde alkol yasağının üzerine yüklenmekten kaçındılar. Yahut kamusal alanlar için alkol yasağını gündeme taşıdıklarında bu yasağı sağlık bağlamından ziyade dini vecibeler, dini yasaklamalar gibi teolojik çerçeve içerisine yerleştirerek muhtemel tepkileri asgari düzeye çekmeye çalıştılar. Son dönemde mikro ölçekli düzenlemelerinin meşruiyetini sağlamak amacıyla yer yer Cumhuriyet dönemine dönerek, laiklik-vesayetçilik-elitlik üçgenine dair alışıldık eleştirel söylemleri işlettiler; böylelikle kendi tabanında dahi oluşabilecek rahatsızlıkları bir ölçüde engellemeye çalıştılar.

AKP’nin mağduriyet söylemlerinden muktedirliğine giden zikzaklı güzergâhında bir politikasına yönelik reaksiyonları başka bir politikayla geçiştirme-örtme-zaman kazanma pratikleri, doğal alanları ve kaynakları ilgilendiren politikaları nedeniyle ters tepti. Uzun süredir yasal düzenlemeler ve teşvik paketleri ile özel sektörün HES’ler ile doğayı talan etmesine karşı biriken ufak ufak ve dağınık öfkeler, dünyanın başlıca metropollerinden sayılan İstanbul’daki “kendi halindeki” ağaçların kesimiyle büyük bir kesişim alanı yakaladı. Bugüne kadar AKP’nin en önemli avantajı, Türkiye’nin pek çok yerindeki muhalefet biçimlerinin ve odaklarının gerek mekânsal uzaklık, gerekse öznelerin değişik profilleri nedeniyle ortaklaştırılamamasıydı. Ancak Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesimi ve milyonların sahiplendiği müşterek alanın hükümetin meydan okumasına konu edilmesi gidişatı değiştirdi. İstanbul’da günlerce süren direniş dalgaları, kopuk ve ilişki ağları gevşek mücadele ve muhalefet biçimlerini tek bir alana yönlendirebilecek sembolik değer kazandırdı.

Bir Ankara mücadelesi

Gezi Parkı özelinde başlayan eylemler sembolikliği ölçüsünde her ilin kendi özgün şartlarına göre farklı biçimlere büründü. Ancak içlerindeki en özgünü istisnasız “bir Ankara mücadelesi” olarak tanımlayabileceğimiz başkentteki kalkışmalar. Ankara hem politikanın merkezinde yer alışı, hem de taşranın pek çok davranış motifini göstermesinden ötürü direnişin ve kalkışmanın ayrıksı örneklerinden birisi haline geldi. Buna neden olan güncel politikanın belirleyiciliğinden ziyade eylemci profilinin sınıfsal ve kültürel bazda semt semt ve mahalle mahalle farklılaşarak, polisle çatışma biçimlerinin ve reaksiyon tarzlarının solun alışık olmadığı mücadele dilini yaratmasıdır.

Son altı gündür yaşananlara baktığımızda şu detayları görebiliriz: “Gazdan Korksak Osurmazdık”, “Teyyip Satanist Ol Ağaç Kesme Kedi Kes”, “GTA’da polis döven nesle çattın”, “Ayrancı Tayyip”, “Cami Duvarına İşedin Tayyip”, “Gaz Var Dediler Geldik Panpa” gibi sol yapıların sözlüğünde olmayan sloganları haykıran kalabalıklar, öz-dinamiklerine göre kendilerini en iyi ifade ettiklerine inandıkları argolu sloganları tepkilerin merkezine yerleştirdi. Kolej Meydanı’nda eylemler başladığı günden bu yana Tuzluçayır’dan, Cebeci’den, Akdere’den ve İncesu’dan gelen kalabalıklar modifiyeli “piyasa” arabaları içerisinden Ceylan çalarak polisle çatıştı. Kızılay, Meşrutiyet, Mithatpaşa ve Ziya Gökalp’taki kalabalıklar gaz fişeklerinden nasıl korunacağını korunacağını ve karşı tarafa geri göndereceğini eylemler içerisinde deneyimleyerek öğrendi ve tatbik etmeye devam etti. Kalabalıklar, TOMA ve Akreplerin şoför kabinine birkaç liralık lazerle ışık tutarak hareket kabiliyetini barikat haricinde engelleme çalıştı. Sermaye ile özdeşleşmiş banka ve fastfood zincirlerinin şubelerine zarar vermenin dışında kalabalıklar kendiliğinden otobüs duraklarını parçaladılar. Anekdot olarak aktarmak gerekirse; Etlik Kasalar otobüs duraklarına zarar veren bir eylemci için her gün evine ya da işine gittiği otobüsün hep geç ve dolu gelmesi bu davranışında etkili oldu. Bu nedenle eylemci “Otobüsünün de durağının da…” şeklinde birikmiş öfkeyi açığa vurdu. Başka bir olayda sokak çitlerini barikat için söken bir eylemci, örgütlü bir sol yapıdan birisinin kendisine yaklaşarak “kamunun malı, zarar verme” şeklinde yaptığı uyarıya “tamam lan işte bizim malımız; biz neyiz?!” karşılığını verdi.

Bu anekdotları ve gözlemleri arttırmak mümkün. Mümkün olmayan husus, bu eylemci profilini Taksim ya da başka bir mekânsal kalkışma bağlamında kavrayabilmek ve anlamlandırabilmek. Bir deneme yapalım.

  • Kuramsal literatüründen konuşursak bu kalabalıkların karşılığı, “yığın”. Yığın kavramı, ideolojik-politik-ekonomik-kültürel tek bir hattı benimsemeyerek, kurumsal hiyerarşinin dışında, örgütsüz ve çoksesli kalabalıkları tanımlamak için kullanılabilecek en ideal tanımlama. Buna göre Ankara’daki yığınların Dikmen ve Mamak dahil olmak üzere gecekondu mahallelerinden veya Ankara’nın Nişantaşı’sı Tunalı Hilmi, Bestekar, Tunus civarından teşekkül oluşu; kitlenin dünya görüşlerinin ve sınıfsal-kültürel eğilimlerinin iki ayrı uçta yer alışı ancak eylem alanında ereksiz ve anlamsız kaynaşmaların yaşanması, bunun “Tayyip İstifa” sloganı altında birleşmesi, yığınların en önemli motivasyon kaynağı. Gezi Parkı’nın Ankara’ya göre görece daha entelektüel kitlesi yerine Ankara’da taşranın izlerini görmek mümkün. Lüks semtlerin orta ve üst-orta ile emekçi semtlerin alt ve alt-orta sınıflara ait yığınları alanları zapturapt altına aldılar.
  • Yığınların yoksul mahallerdeki maskülen tavırları en üst düzeyde cinsiyetçi sloganlarla somutlaşırken, varsıl mahaller “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”, “Polise taş atma-Polis gaz atma” sloganlarıyla farklılaşmakta, ancak “Hükümet İstifa” sloganı ile talepler bir noktada birleşmektedir. Elbette burada sosyolojik düzeyde derin analizlere girmek bu yazıyı aşacaktır ama şu ayrımı da belirtmeksizin geçemeyiz: Varsıl mekânlardaki kalkışmalar, hâkim rejim döneminde pek çok imtiyaz elde etmiş kesimlerin ayrıcalıklı yaşamlarının sürdürülebilirliğinin AKP’nin politikalarıyla sekteye uğraması, sınıfsal olarak tasfiye edilmeye çalışılan kesimin konumlarını kazanma amacından ziyade tedrici tasfiyelerine yönelik öfkenin açığa çıkışı minvalinde değerlendirilebilir. Yoksul mekânlar için bu durum geçerli değildir. Milliyetçi-muhafazakârlar için “vatan hainliği”, eğilimleri bakımından deklase bireyler içinse dışlandığını düşündükleri mekanların sahiplenilmesi ve kamu otoritesinin bir simgesi olarak polise duydukları öfkenin dışavurumu; yaşadıkları yoksunlukların acısını belirli bir politik özneye yani AKP’ye indirgeyerek sistem sorgulaması olmaksızın hükümeti suçlamaları gibi motivasyon kaynakları eylemlerin şiddet dozunu da katlamaktadır.
  • Sol yapılar her ne kadar örgütlü görünüm sergilese ve sistematik talepler ile alana çıksa da birkaç slogan hariç, yığınlarla irtibat kurabilecekleri ve yığınların hareketlerini ve söylemlerini eklemleyebilecek ölçüde ağlar ve ilişki biçimleri kuramamıştır. Sol ile yığınların ortaklaştıkları iki temel nokta vardır. Birincisi, “AKP’nin ordusu” olarak görülen çevik kuvvete karşı çatışma anı; ikincisi Kızılay, Tunus, Kolej olmak üzere müşterek alanların tutulması. Bu iki amaç dışında eylem birlikteliği neredeyse yok gibidir ve yığınlar kolay kolay kimseye inisiyatif tanımamaktadır. Bu durumu da anekdotla izahat edersek; Ziya Gökalp’tan gelen kitle ile Akay’dan gelen kitlenin karşılaşması esnasında “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganlarını atan kalabalık içerisinden birisinin polise taş ile karşılık verenlere “onlar bizim polisimiz taş atmayın” uyarısına gösterdikleri tepkide olduğu üzere… Eylem anında çatışmanın sıcaklığı ve yığınların kontrolsüz-inisiyatifsiz yapısı, zaman zaman eylem birlikteliğini sekteye uğratmaktadır.
  • Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nde yazdığı “kitlelerin gövdesinin kocaman” ama “kafasının küçücük” olduğu sözünü doğrulayan Ankara’daki yığınların, birikmiş sınıfsal kinlerini ve imtiyaz kaybedişlerinden doğan öfkelerini kontrolsüz dışa salmaları esasen polisi de şaşırmaktadır. Kontrolsüzlük, yığınların çatışma modellerinin ve rotalarının tek bir kalıba girişine engel olduğundan polis ile yığın arasında pek çok farklı noktada eşzamanlı çatışmaların yaşanmasına neden olmuştur ve bu durum polisi de ekstra önlemler almaya itmektedir. Ankara’da belki de ilk kez çatılara konuşlanan polisler gaz bombaları ile kalabalıklara saldırdı ya da olağanüstü hal konseptine uygun şekilde Diyarbakır’dan Akrep ve TOMA getirtildi; normal polis helikopterine ilaveten özel harekâtçıların kullandığı Skorsky helikopterler uçuruldu. Bir parantez açarsak, Akrepler ara sokaklarda hızlı manevralar yapabilmek amacıyla tasarlanmış olup, makineli tüfek yuvalarında otomatik gaz bomba-atarları yer almaktaydı. Bu araçlar meslek birliklerinin ve konfederasyonların grev ilan ettikleri günün akşamında polisin anonsunu tamamlamadan savaş nizamında TOMA’larla ile birlikte alanı su ve gaz bombası yağmuruna tuttu; tam da Bülent Arınç’ın hassasiyet içerikli açıklamasına müteakip!
  • Yığınların birkaç gündür sürdürdüğü direniş, pek çok semt ve mahallede kartopu misali direnişleri tetikledi. Tepkiler üst üste binerek, hükümetin faili olduğu rejim dönüşümü, Alevilerin yaşadığı sıkıntılar ve baskılar, yoksulluk ve hayat pahalılığı, gündelik yaşamın İslamizasyonu nedeniyle tek tek her bireyin nefes alabileceği özel alanları yitirmesi, hükümetin halka açıktan meydan okuması ve ithamları bağlamında belirli bir eylem hattına oturmasına neden oldu. Buradaki tepkinin açığa çıkışını pasif rıza halinin sönümlenerek açıktan karşı-hegemonya saflarına geçişi olarak tanımlayabiliriz. Gramsci’den hareketle tanımlarsak; her şeyden şikâyetçi olmasına karşılık bunları eyleme ve söyleme çok fazla hatta hiç dökmeyen, hegemonyanın aktif bileşenlerinden sayılacak politik öznelerden öte, o öznelere devamlılık sağlayan ilişki biçimi olarak pasif rıza artık kaybolmuş ve kalabalıklar ait olduğu sınıfsal-ideolojik-kültürel değerler manzumesi içerisinde tepkilerini akıtabilecek kanallar oluşturmuştur. Yoksa her akşam Dikmen, Mamak, Batıkent, Tuzluçayır, Çayyolu’nda toplanan binlerce kişilik kalabalıkların ve Kurtuluş, Kolej, Tunalı Hilmi’de ateşler yakıp barikat kuran kalabalıkların birden sahneye çıkışını nasıl anlamlandırabiliriz?

Ankara’da eksikliğine karşın gene hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız bu profil, eylemin ikinci günü TSK’dan bir darbe girişimi beklerken, ikinci ve üçüncü günü ihtiyaç duyduğu motivasyon ve kuvvetin öz-dinamiklerinde yattığını anlamaya başladı. 1000 kişilik gözaltı furyası ertesinde basında korku yaratmak amacıyla dolaşıma sokulmuş haberlere karşın daha fazlası yine alanları doldurdu ve semtler ve mahallelerde çatışmayı sürdürdü. “Occupy Ankara” mıdır bilinmez ancak yığınlar sokak ve eylem kültürünü, kalabalık bir şekilde hareket etmeyi, dokunulmaz sanılan mekânların ve siyasi iktidarın tılsımını tarumar etti. Bu nedenle polis, şiddet dozunu giderek arttırmaya devam etmekte ve dün doğuda yaşananları bugün batıda, merkezi bir noktada taktik savaşa dönüştürmektedir. Buna karşılık yapılması gereken direnmek ve Raymond Williams’ın “militan tikelcilik” olarak tarif ettiği durumdur: “Uygun bir şekilde bir araya getirilen bazı tikel çıkarların savunulması ve ilerletilmesinin genel çıkara tekabül edeceği gibi ilk bakışta olağanüstü bir iddianın gerçekleşmesi için harekete çıkmak”. Bunun için de kapitalist bir toplumdaki tüm tikel ve dağınık halde bulunan sınıfların çıkarları eritebilecek ortak potalar yaratacak politik ve kurumsal öznelerin varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Ankara özelinde yapılan Grev göstermiştir ki şuan için öyle bir kolektif özne bulunmamaktadır. Son olarak belirtmek gerekirse, belki farklı isyan dalgaları için feministler, ekolojistler, kimlik politikalarını yürütenler çatışmadaki yığınlar ile daha rahat iletişim kurabilir ve toparlayıcı olabilir; ne var ki, kimlik politikaları Ankara’daki yığınları kavramak bir yana, ancak milliyetçilik-ulusalcılık düzleminden işleyerek yığınların ciddi bir kesimi için söylemlerin ana havuzunu ve dinamosunu oluşturmaya başlamaktadır.

Kansu Yıldırım
7 Haziran 2013
Kaynak; sendika.org