Bianet: Komplo/komple teorileri çerçevesinde Gezi Parkı hadiseleri – Murat Gültekin

31 Mayıs 2013’te sabahın kör esselasında, saat 5′te Taksim Gezi Parkı’nda ağaçları korumak için nöbet tutanlara polisin gazlı-TOMA’lı müdahalesi ile başlayan “hadiseler”, kimileri için toplumsal mücadeleler tarihimize altın harflerle yazılacak şanlı bir direniş, kimilerine göre ise uluslararası bir komplodur.

manisatarzani

Evet… Bir “komplo” ile hem de devasa bir “Komplo” ile karşı karşıyayız. Bu “Komplo”ya dikkat çekerek milletimizi uyaranları/uyandıranları ne kadar tebrik etsek azdır. “Komplo”nun başladığı ilk günden bugüne “Komplo”yu deşifre ederek büyük bir misyon üstlenen Yeni Şafakgazetesi ayrıca, özel bir teşekkürü hak ediyor. 4 Haziran 2013’te yasadışı grupların Miraç Gecesi’nde de sokakları ateşe vermeye hazırlandığının tespit edildiğini” tespit eden Yeni Şafak, tespit üstüne tespitleri ile (her güne en az bir tespit) milletimizi uyarma görevini layıkıyla yerine getirmiş ve nihayet 28 Haziran 2013’te “Gezi olaylarını finanse eden sponsorların peşine düşen Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun İstanbul ve Ankara’da eylem organizatörlerine 2 milyon dolar dağıtıldığını tespit ettiği bilgisini milletimize ulaştırarak büyük bir gazetecilik başarısına imza atmıştır. (.“Gezicilerin-finansörü-İBB’den “OT”lanıyor” başlığı ile manşete taşıdığı haberiyle “Komplo”nun “ekonomik” boyutunu bütün çıplaklığı ile ortaya koyan Yeni Akit’in de hakkını yememek gerekir.)

Yeni Şafak’ın –ve Yeni Akit, Star, Sabah vb.’nin-  “ekonomik”, “politik” “sosyolojik” açıdan bütün boyutlarıyla, başarıyla, ortaya koyduğu “komplo”nun “tarihsel” arka planını irdelemek büyük önem arz ediyor; zira öyle bir “komplo”dur ki bu ucu 600 yıl öncesine, Şeyh Bedrettin müridi Torlak Kemal’e kadar uzanır; ondan Manisa Tarzanı devralır bayrağı ve Gezi’ye kadar gelir.

Bir kere tarih manidar: 31 Mayıs… Neden başka bir gün değil? 30 Mayıs değil, 1 Haziran değil de 31 Mayıs’ta başladı Gezi’de hadiseler?!

31 Mayıs 2013 Manisa Tarzanı’nın ölümünün 50. Yılı.

Bakın şu tesadüfe…

Manisa Tarzanı’nı nasıl bilirsiniz? Asıl adı Ahmeddin Carlak.. Bağdat’ın Samra kasabasında dünyaya gelen Kerküklü bir Türkmen. Bir Kurtuluş Savaşı gazisi. İşgal yıllarında yakılıp yıkılan Manisa’ya geliyor ve kentin yeniden inşasına ağaçlandırma faaliyetiyle katılıyor. Spil Dağı’nda kulübesinde yaşayıp yaz-kış siyah şortuyla gezdiğinden o yıllarda moda olan Tarzan’la özdeşleştirilip “Manisa Tarzanı” olarak anılmaya başlıyor. Binlerce fidan dikiyor, bakıp büyütüyor. “Evlatlarım” dediği ağaçlarına yol, işyeri vs. için yer açma gerekçesiyle kıyma girişiminde bulunan yöneticilere karşı mücadele veriyor.

İşte öyle değil o…

Bir kere Tarzan, Manisa’ya Bağdat’tan değil Kudüs’ten geliyor; daha doğrusu “belli” amaçlarla“Kripto Enver” tarafından getirtiliyor. İddia edildiği gibi Kerküklü bir Türkmen değil Yahudi.“Cıbıldak bir Kripto”“Siyonist Faşist Yahudi” ajanı…Yani başlı başına bir “komplo” Tarzan…İnanmıyorsanız şu siteye bakın:

“Sizin (SPİL) Dağı’nın bekçisi Tarzan Kudüs’ten Saruhan’a niçin getirildi?… Ağaç dikmek için getirilmiş (!). Bre Mankurtlar; Tarzan’ın kulübesinin çevresindeki ağaçların bile hepsini Manisa Valisi Niyazi Araz diktirmişti. Peki, Tarzan, Siyonist Faşist Yahudi’nin kıblesi Dumanlı Dağ (Spil) da ne arıyordu? İşte bunu, Türk  Şehrinde Dumanlı Dağ adını “Spil” yapanlar biliyor.…. Bunların kıbleleri İslam’ın Kâbe’si değil Spil’dir.

Kripto Enver, Tarzan’ı Manisa’ya niçin getirmişti;  İlk geldiğinde  Manisalılar Tarzan’ı niçin kovmuşlardı?… Sonra bir Kripto Başkan ve Kripto Enver birlik olarak Tarzan’ı yeniden getirdiler, Neden?… Kabalacı Faşist Kriptoların Kıblesi Spil’de bir bekçisi ve bir mesajcısı olmalıydı. Bu meczup Yahudi Faşistlerin Sahte Cebrail’iydi. Evet, Yahudi Faşistlerin Kıblesi Spil ve Spil’in bekçisi Tarzan Manisa Dumanlı Dağı’nı mekân tutmalıydı.”

Kripto Enver’in Tarzan’ı Manisa’ya getirmesinin “Yahudi Faşistlerin Kıblesi Spil”in yanı sıra bir başka tarihsel anlamı ve önemi daha var: “Samuel” adıyla Manisa’da doğan ve Yahudilik‘ten İslam’a geçip adını değiştiren, Torlak Kemal olarak bilinen zat, Fetret Devri sonrasında Manisa ve çevresinde Börklüce Mustafa ile birlikte Şeyh Bedrettin adına isyan hareketi başlatır. Sultan I. Mehmet, oğlu Şehzade Murad ile Bayezid Paşa’yı bu isyancıların üzerine gönderir. Karaburun’da öldürülen Börklüce Mustafa’nın kendisine katılan müridleri ile birlikte, Bayezid Paşa’ya karşı savaşan Torlak Kemal, yenilgiye uğrar ve 1419’da Manisa’da yakalanarak asılır.

Torlak Kemal’in idamının üzerinden 500 yıldan fazla zaman geçer; Osmanlı yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasıyla neticelenecek süreçte “uyuyan hücreler” harekete geçerler ve Kripto Enver, planlarını uygulamak için “Yahudi Kripto” Tarzan’ı Kudüs’ten Manisa’ya getirtir. “Zinde güçler” uyanıktır; ne mal olduğunu hemencecik anladıkları Tarzan’ı Manisa’dan postalarlar; ancak, Manisa Valisi, Emniyet Umum Müdürü iken “Kripto Enver”tarafından kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk beş yöneticisi arasında yer alan Hüseyin Aziz Bey, Tarzan’ı geri getirir. Hüseyin Aziz Bey’den sonra Manisa Valiliği’ne getirilen “malum çevreler”den Müştak Lütfi Gürsan (Soyadına dikkat!. Bkz.) Tarzan’a rahat bir çalışma ortamı sağlar.

Tarihe “Menemen Olayı” olarak geçen aslında bir “Manisa Olayı” olan hadiseler Manisa ve Tarzan için bir dönüm noktası olur. Şeyh Esat’ın Manisa’da Nakşibendi tarikatını yaymakla görevlendirdiği Laz İbrahim’in yönlendirdiği, Manisa’dan gelen dördü silahlı 6 kişi, 23 Aralık 1930′da sabah namazından sonra camiden aldıkları “Yeşil Sancak”la etraflarına topladıkları adamlarla Menemen’i basıp askerliğini yedek subay olarak yapmakta olan öğretmen Kubilay’ı ve onun yardımına koşan bekçiler Hasan ve Şevki’yi öldürürler. İddialara göre Manisa’dan gelip bu cinayetleri işleyen grubun içinde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın dedesi de vardır: (Bkz:) Ancak Arınç bu iddiayı yalanlar. (Bkz.) Olaylardan sonra Divan-ı Harb kurulur; çoğu Manisa’dan gelip isyana katılan 28 sanık 3 Şubat 1931’de Menemen’de idam edilir. İlçeye Kubilay ve iki bekçi adına üzerinde “İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz” yazan bir anıt dikilir.

“Menemen Olayı” olarak bilinen “Manisa Komplosu” ile “zinde güçler” tasfiye edilip “düzen” sağlandıktan sonra Tarzan’ın etrafında bir “hücre” teşekkül ettirilir. 1931’de Amerikan Kız Koleji’ni bitiren Behice Boran, Manisa Orta Mektebi’nde İngilizce muallimi olarak atanır. Boran’ın tayini manidardır. Manisa ve köylerinde çalışmalar yürüten ve sonra da Michigan Üniversitesi’ne sosyoloji doktorası yapmaya “gönderilen” Boran, dönüşünde 1939′da Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü’ne doçent olarak atanır ve “malum çevreler”in “Yurt ve Dünya”ve “Adımlar” dergilerinde faaliyet yürütür. “Malum çevreler”den bir diğer isim, 1910 Manisa doğumlu Şerif Hulusi Sayman da  (Sonradan “Kurbanoğlu” olarak değişecek soyadının sonundaki “man”a dikkat!) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okumasına rağmen kentte etkilidir. Fırsat buldukça memleketi Manisa’ya gelen Şerif Hulusi’nin faaliyet alanlarından biri Muradiye Kütüphanesi’dir. Kütüphane’ye gelip giden okumaya meraklı gençleri kafalar.  O yıllarda Manisa Orta Mektebi’nde okuyan 1918 Manisa doğumlu şair İlhan Berk –ve muhtemelen, 1921 Manisa doğumlu, Yusuf Atılgan- Şerif Hulusi’nin kafa-koluna gelenlerdendir.

Manisa Belediyesi’nin maaşlı elemanı Tarzan, 1933’de göreve gelen Manisa Valisi Murat Germen (Dikkat! Soyadı ne ile bitiyor “men”. Başka izahata gerek var mı? Yok…Ama yine debakılabilir) döneminde faaliyetlerini artırır. Ancak “zinde güçler” de tetikte ve takiptedir. Çırılçıplak dolaşan, kadınlarla selamlaşıp çiçekler veren ve bu suretle milletin ahlakını bozan Tarzan tez bertaraf edilmelidir. Kazan kaynamaya başlar: “Tarzan gâvurdur; alnı seccadeye değmemiştir; güneşe tapar.”  “Yahudi Kriptosu” hemen devreye girip hemen karşı strateji geliştirir: Tarzan meşhur edilecek ve şöhret bir koruma kalkanı olarak kullanılacaktır.  Devrinin en ünlü ve etkili haftalık dergisi “Yedigün” marifetiyle Tarzan meşhur edilir. (Bknz. Selim Cavit, “Manisa’da Tarzan”, Yedigün, 1935, Sayı 116, s.12-13) Derginin sahibi kimdir? “Malum çevreler”lerden, Sedat Simavi…(Bkz.)

(Ne büyük bir tesadüftür ki tam da Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin’in Manisalı müridi Torlak Kemal’in ardıllarının Manisa’da hareketlendiği günlerde “malum çevrelerden” Nâzım Hikmet (Bkz.Şeyh Bedreddin Destanı’nı yayımlar.)

Tarzan’ın şöhret kalkanı ile koruma altına alındığı günlerde, Manisa Valisi, Murat Germen vazifesini tamamlar ve yerine Doktor Lütfi Kırdar getirilir. Manisa Tarzanı gibi Kerküklü (Kudüslü olmasın?!) bir Kurtuluş Savaşı gazisi olan Kırdar, 1936-1938 döneminde Manisa Valisi sıfatıyla Tarzan ve ekibine kol kanat gerer. Başarılı bulunmuş olmalı ki – muhtemelen Tarzan ve ekibinin önerisiyle-1938′de İstanbul Vali ve Belediye Başkanı yapılır ve bu görevi tam 12 yıl sürdürür. Manisa’dan kankası Tarzan gibi tam bir “ağaç delisi”dir… Yine muhtemelen Tarzan ve ekibinin teşviki ve/veya talimatıyla 1940’da Taksim Topçu Kışlası’nı yıktırıp yerine Gezi Parkı’nı yaptırır.

II. Dünya Savaşı yıllarında Hitler’in tedbirleriyle pısan, savaş sonrası bitleri kanlanan “malum çevreler” faaliyetlerini arttırırlar. Manisa’dan tanıdık isimler de göze çarpar bu faaliyetlerde. Manisa’da ortaokul yıllarında Şerif Hulusi’nin kafa-koluna gelen İlhan Berk, Halikarnas Balıkçısı, Bedri Rahmi, Arif Dino, Sabiha-Zekeriya Sertel, Melih Cevdet, Orhan Veli, Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Rıfat Ilgaz, H. İzzettin Dinamo gibi “belli” isimleri bünyesinde barındıran “Ses” mecmuasında faaliyetlerini sürdürürken 1921 Manisa doğumlu, “malum çevrelerden” (Bkz.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrencisi Yusuf Atılgan, Türkiye Komünist Partisi’nde faaliyette bulunur. Aynı dönemde “hücre”nin bir diğer elemanı Behice Boran da etkilidir; 1948′de siyasi görüşleri nedeniyle Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki görevinden uzaklaştırılır.

Etkinliğini Manisa’dan memleket sathına yayan “Tarzan Hücresi”, Meclis’e de sızar. Tarzan’ın hemşerisi, kankası, “ağaç delisi” Lütfü Kırdar, 1949 Ara Seçimleri’nde Cumhuriyet Halk Partisi’nden Manisa Milletvekili olarak Meclis’e girer.

14 Mayıs 1950 Genel Seçimleri’nde Demokrat Parti’nin zaferiyle büyük darbe yiyen “malum çevreler” –ve “Tarzan Hücresi”-  hemen harekete geçer. Behice Boran’ın kurucusu ve başkanı olduğu “Barışseverler Cemiyeti”, Demokrat Parti ve Başbakan Menderes’i yıpratmak üzere “kara propaganda” faaliyetine girişir. Dernek, Hükümet’in Kore’ye asker göndermesini kınayan bir bildiri yayımlayınca Boran, 15 ay hapis cezasına çarptırılır. Arkasından “malum çevreler”e özellikle ve öncelikle komünistlere yönelik büyük bir operasyon gerçekleştirilir. 13 Ocak 1951’de başlayan TKP Tevkifatı’nda 187 kişi tutuklanır, işkencelerden geçirilir, hapis cezalarına çarptırılır. 1954 seçim zaferinden sonra dikkat azınlıklara yönelir; 6-7 Eylül 1955′te İstanbul’da yaşayan başta Rumlar olmak üzere azınlıklara yönelik tahrip ve yağma hareketi organize edilir. 1956 ile birlikte özellikle gençlerden oluşan güçlü bir muhalefet hareketi ile karşı karşıya kalan Demokrat Parti’yi CHP Anadolu mitingleriyle sıkıştırmaya başlar. 1958’de Cumhuriyetçi Millet Partisi ile Türkiye Köylü Partisi’nin birleşmesi, Hürriyet Partisi’nin CHP’ye katılması ve Irak’ta yaşanan darbe Demokrat Parti’yi daha da rahatsız eder ve “Vatan Cephesi” gündeme gelir.

Bu meyanda başka ve enteresan bir “Cephe” de teşkilatlanmaktadır ve Manisa bu teşkilatlanmanın merkezlerindendir. 1951 TKP Tevkifatı’nda Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli, Zeki Baştımar gibi isimlerle birlikte Türkiye Komünist Partisi’ni kurmaktan tutuklanıp 8 yıla mahkûm olan Şefik Hüsnü, 1957’de sürgün olarak gönderildiği(!?) Manisa’da faaliyet halindedir ve Tarzan’ın Spil’deki kulübesi bu faaliyetin üssü konumundadır. Ağaç bakımı, top atışı ve dağcılık gibi rutin işlerini sürdüren Tarzan, asıl “iş”ini bu işlerin perdesi gerisinde büyük bir gizlilik içinde yürütür.

Mayıs 1958’de Tarzan’ın Spil’deki kulübesi enteresan bir buluşmaya ev sahipliği yapar. Rüyasında gördüğü Güllüşah’ın peşinde diyar diyar gezen ve sonunda Tarzan’ın yönlendirmesiyle aşkına kavuşan Âşık İhsani, aşklarının meyvesini müjdelemek üzere Manisa’ya gelir; daha doğrusu vatandaşa böyle olduğu söylenir(Bknz. Ömer Özkaya, “Aşık İhsani ve Güllüşah”, Manisa Doğuş Gazetesi,  9 Mayıs 1958, Yıl 11 Sayı 667 s.1) Ama kazın ayağı öyle değildir. “Manisa’da geçirdiğim hayat hakkında bilgi vermeye mecburum. Çünkü Manisa benim hayatımda çok önemli bir safha teşkil eder.” diyen İhsani, (Bknz.: Âşık İhsani, “Âşık İhsani ve Güllüşah Edebi Mutluluk Peşinde”, ( Sunanlar Hami Kartay-S. Rüştü Karoğlu), Ayyıldız Matbaası, Ankara 1959, s.62-64) Tarzan’ın Spil’deki kulübesinde -muhtemelen Şefik Hüsnü ve Hücre’nin diğer elemanlarının da katıldığı- seanslarla büyük bir değişim geçirir ve “Evvel Allah sonra Demokrat Parti” diye türkü yakmaktan vazgeçip bambaşka bir rotaya girer.

Müziğe büyük ilgisi olan, Manisa’ya konsere gelen Münir Nurettin Selçuk, Müzeyyen Senar gibi sanatçıları çiçeklerle karşılayıp ilgiyle izleyen Tarzan, yalnız Âşık İhsani’nin müzikal kariyerine yön vermekle kalmaz; Manisa Lisesi Müzik Öğretmeni İlhan Okan’ın (Selanik muhaciri olan İlhan Bey’in soyadına da dikkat!) oğlu Tanju’yu da keşfeder. Manisa’da çay bahçelerinde pompalı ağız mızıkası çalıp şarkı söyleyen Tanju, “Hücre”nin müzikal kanadı için yetiştirilmeye başlar.

Manisa’da yapılan “Plan”a Başbakan Adnan Menderes, 12 Ekim 1958’de, manidar bir biçimde Manisa’da cevap verir ve halkı “Vatan Cephesi”nde toplanmaya çağırır: “Vatana hizmetin hangi istikamette olduğunu düşünerek muhalefetin kötü gidişine paydos desinler. Anarşiye ve nifaka paydos dedikten sonradır ki, hakiki demokrasinin ve hürriyetin güneşi bütün parlaklığı ile ortaya çıkacak, milletimizin terakki ve tealisine giden yolu daha da aydınlatacaktır.”

Menderes “Komplo”ya karşı atak yapar; ancak “şer güçler”le baş edemez ve gelip çatar 27 Mayıs 1960 İhtilali.. Manisa Tarzanı, İhtilal’i coşku ile karşılar. Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası’nı göğsüne takıp kılıcını kuşanır ve Manisalıların omuzlarında zaferi kutlar. Tarzan’ı omuzlayanlar arasında, enteresan bir tesadüfle, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı olarak Susurluk ve MİT raporlarını hazırlayacak 1942 Manisa doğumlu Kutlu Savaş da vardır.

“Evvel Allah sonra Demokrat Parti” diye türküler yakarken Tarzan’la Spil mesaisinden sonra değişim sürecine giren Âşık İhsani, İhtilal’den sonra halkı aydınlatmak üzere Anadolu’ya gönderilen âşıkların arasındadır.

Tarzan’ın bir diğer müzikal keşfi Tanju Okan, askerliğini yaptığı Ankara Orduevi’nde 1959’da “yeniden” keşfedilir ve 27 Mayıs Ankara’sında şöhret olmaya başlar.

Tarzan ve ekibine “yamuk” yapıp dümeni Demokrat Parti’ye kıran, 1954 ve 1957 seçimlerinde bu partiden milletvekili seçilen ve son Adnan Menderes Hükümeti’nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olarak görev yapan Tarzan’ın hemşerisi Doktor Lütfi Kırdar, yamuğunu hayatıyla öder; tutuklanıp yargılandığı Yassıada’da 17 Şubat 1961’de geçirdiği kalp krizi sonucu ölür.

Tarzan da çok yaşamaz; 31 Mayıs 1963’te hayata gözlerini yumar; ama “Hücre”si son derece canlıdır. Behice Boran, Kırdar’ın ölümünden 3-4 gün önce kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne katılır ve 1965 seçimlerinde Urfa’dan milletvekili seçilir. TİP’in sazlı propagandacısı olan Âşık İhsani, işi Deniz Gezmiş’le ABD bayrağı yakacak kadar ileri götürür ve devrimci gençliğin idolü olur. 1964’te Erol Büyükburç ve Tülay German (TİP’li  German’ın soyadının sonundaki “man”a dikkat..)  ile birlikte Milli Orkestra’nın solisti olarak Balkan Melodileri Festivali’ne katılan Tanju Okan, Milli Orkestra’nın birinciliği almasından sonra kariyer basamaklarını hızla tırmanır.

1965 Genel Seçimleri’nde Demokrat Parti mirasına sahip çıkan, Süleyman Demirel’in genel başkanlığındaki Adalet Partisi yüzde 52,8 oy ile tek başına iktidar olur. Ve “şer cephesi” her düzeyde harekete geçer. Politik ve ekonomik faaliyetler gırla gider… Cephe’nin müzikal kanadında ise Balkan Meleodileri Festivali’nde sergilediği “sarhoş” mizanseniyle ilgi çeken Tanju Okan, bir kısım gençliği “alkollü” şarkılarla zehirlerken Âşık İhsani de bir kısım gençliğin beynini “ideolojik” türkülerle yıkar. Ancak planlar 27 Mayıs’taki gibi tutmaz; “sol cunta” beklenirken 12 Mart 1971’de “sağ” gelir. “Balyoz Operasyonu” ile tam bir cadı avı yaşanır. Enteresan bir tesadüfle Manisa Tarzanı’nın ölüm yıldönümünde,  31 Mayıs 1971’de, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmelerini engellemek için “Bizi de alın…”diyerek eylem yapmaya hazırlanan arkadaşları Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga, Nurhak Dağları’nda devletin güvenlik güçleri tarafından “etkisiz hale” getirilir.

Yıllar, yıllar geçer….”Milletin Adamı” Özal’ı zehirleyerek bertaraf eden güçler; 3 Kasım 2002 ve 22 Temmuz 2007 genel seçimleri, 28 Mart 2004 ve 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde milletin teveccühünü kazanarak iktidara gelen “Milletin Adamı” Recep Tayyip Erdoğan’ı “yemek” için türlü şeytanlıklar tezgahlarlar ama başaramazlar. 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri öncesi bir hamle daha yaparlar. Manidar bir biçimde, Sinan Cemgil ve arkadaşlarını katledilmesinden tam kırk yıl sonra 31 Mayıs 2011’de Hopa’da “Derelerimize sahip çıkıyoruz.”diyerek ilçeye gelen Recep Tayyip Erdoğan’ı protesto edenlere devletin güvenlik güçleri müdahalede bulunur ve “Beni de alın.” diyerek karşılarına dikilen emekli öğretmen Metin Lokumcu gazla “etkisiz hale” getirilir. Türkiye’nin dört bir tarafında protesto gösterileri düzenlenir ama Tayyip Erdoğan yenilmez; “yedirmezler.”

Erdoğan’ı seçim yoluyla yemenin mümkün olamayacağını anlayan “malum çevreler” yine enteresan ve de manidar bir tesadüfle Lokumcu’nun ölümünden iki yıl sonra, Manisa Tarzanı’nın ölümünün 50. yılında, 31 Mayıs 2013’te Tarzan’ın kankası, “ağaç delisi” Vali Lütfi Kırdar’ın Topçu Kışlası’nı yıktırıp yerine yaptırdığı Gezi Parkı’nda “üç ağaç” için “olaylar” başlatırlar.

Sinan Cemgil ve arkadaşları 31 Mayıs 1971’de “Üç Fidan”ı ipten almak için ölmediler mi?  Fidan büyürse ne olur: Ağaç…

Kaç ağaçtan bahsediliyor: Üç…

“Bu kadar da olmaz.” dedirten “manidar” çakışmalardır bunlar… Ama bu kadarla da kalmaz… “Hadiseler”in başladığı gün “Yol genişleteceğiz” diye ağaçlara yönelen dozerlerin önüne atılan Sırrı Süreyya Önder ne demiştir?: “Ben ağaçların da vekiliyim.” “Yol açacağım” diye ağaçlarını kesen Belediye Reisi’ne nasıl posta koymuştur Manisa Tarzanı: “Sen insanların reisi olabilirsin ama ben de ağaçların reisiyim.”

Yani.. “Komplo” bellidir; hem de besbellidir:

Şeyh Bedrettin müridi Torlak Kemal’in 1419’da Manisa’da ipte can verdiği isyanının devamıdır “Gezi Komplosu” “Yahudi Dönmesi” Samuel’in, Torlak’ın “müridleri” “Yahudi Cıbıldak Kripto”Manisa Tarzanı’nın liderliğinde “Men”, “Man” vb. soyadlı Manisa Valileri onlardan sonra gelen Lütfi Kırdar, Behice Boran, İlhan Berk, Yusuf Atılgan, Şerif Hulusi, Âşık İhsani ve Tanju Okan’ın- yer aldığı bir “Hücre” teşkilatlamışlardır. Tarzan’ın 31 Mayıs 1963’te ölümünden sonra “31 Mayıs” adını alan “Hücre” faaliyetlerini sürdürmüş ve liderleri Tarzan’ın ölüm yıldönümlerinde sansasyonel olaylar tezgahlayarak ülkeyi bir kargaşa ortamına sürükleyip darbe yapmayı hedeflemiştir. “Gezi Komplosu” 31 Mayıs 1971’de Sinan Cemgil ve arkadaşlarının Nurhak’ta, 31 Mayıs 2011’de Metin Lokumcu’nun Hopa’da katledilmesiyle sonuçlanan olayların devamıdır: “Masum gençler” “malum çevreler” tarafından Tarzan’ın 50. ölüm yıldönümünde “3 ağaç”ı kurtarmak için harekete geçirilmiş, devletin güvenlik güçleri onlara saldırtılmış, bu “masum gençler”e sahip çıkan on binlerce insan, tam da iki yıl önce Metin Lokumcu’nun yaptığı gibi “beni de alın” diyerek sokaklara dökülmüş ve olanlar olmuştur…

“Olur mu canım öyle şey?” “Saçmasapan “Komplo Teorisi”” diyenlere Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay’ın satırlarıyla cevap verelim: ‘Komplo yoktur’ ısrarını sürdürenlerin komplonun bir parçası entrikacılar olduklarından hiç kimse kuşku duymasın. Ve esas hepimizin zekâsıyla, aklıyla dalga geçenler bunlar.”

Evet… “Komple” bir “Komplo”dur Gezi..

Recep Tayyip Erdoğan’ın hemşerisi, bir zamanların meşhuru Şevki Yılmaz, adeta “Komplo”yu  taaa o zaman sezmiş şöhretine şöhret katan o malum konuşmaları ekranlara yansıyınca bir “komple” ile karşı karşıya olduğunu iddia etmişti. “Yüksek öngörüsü ile dikkat çeken Şevki Yılmaz şimdi nerelerde acaba?” diye bir bakayım dedim. “Yemekteyiz Figen” çıktı karşıma. Pişirdiği pilavı beğenmeyenlere veryansın eden Figen, “Bu tamamen bir komple” diyordu: “Ben bu pilavı yemeyecek bir insan düşünemiyorum.  Benim yemeklerimi sevmeyen bir insan yok. Ben bundan eminim. Hiç tadına tuzuna bakılmadan bir komple kurulduğunu düşünüyorum. Bu bana çok ters geldi. Yani resmen sofra ortada, git orada ayrı bir menü ye. Bu tamamen bir komple…” (Bknz.)

Tayyip Erdoğan’ın –ve arkadaşlarının ve gazetecilerinin söyledikleri ne kadar da benziyor Figen’inkilere “Öyle güzel, öyle güzel yönetirim; öyle güzel öyle güzel pişiririm ki işi; beğenmeyenin ya aklından zoru vardır ya da “komple” “komplo”nun içindedir.”

Figen de tıpkı Şevki Yılmaz gibi “Komplo”yu sezmişti de bir mesaj mı veriyordu? sorusu geliyor insanın aklına … “Artık yuh…Bu kadar da olmaz; yemek programı ile ne alakası var?!”  demeyin. Ne demişlerdi: “Yedirmeyiz” Yani mesele doğrudan “yemek”le ilgili…

İyice “kafayı yemeden” toparlayayım: Ya arkadaş senin pişirdiğin pilavı beğenip yemeye mecbur muyuz? Kimi diri sever; kimi lapa, kimi kararında  Kimi tel şehriyeli, kimi arpa… Kimi domatesli, nohutlu, fasulyeli kimi sade… Tereyağlı seven de vardır; zeytin yağlı da… Yağda yüzenini seven de vardır az yağlısını da..( GDOlu pirinçten sonra pilavın tadı kaçtı o ayrı tartışma.) “Yedirmeyiz” derken“Yedirteceğiz” mi denmek isteniyor? Peki “Yemezler” diyenler? “Papaz her zaman pilav yemez. -Ya imam?”- diyenler… “Komple” “komplo” içindeler.. Öyle mi? Komplo”ysa “Komplo”…Hep söylediğin gibi “kusura bakma” ama değil pilav senin elinden kabuklu yumurta yenmez…”

Pilav muhabbetini burada keselim; yalnız bedenimizin değil ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı var. “Müzik ruhun gıdasıdır” deyip Tanju Okan’ın “Parkta Yatıyorum”* şarkısınakulak verip Gezi’de ve bütün parklarda yatanları/yaşayanları selamlayalım:

Yıldızlardan yapılmış bir yorgan örttüm üstüme
Yaslamışım başımı o güleç yüzlü mehtaba
Tıkamışım kulaklarımı şehrin keşmekeşine
Sarınmışım geceye bir sevgili niyetine

Ben mekânımı çoktan seçmişim
Ne ev sahibi ne pul ne senet
Ne suyun derdi ne de elektrik
Ben artık parkta yatıyorum
Ben artık parkta yaşıyorum

Ben mekânımı çoktan seçmişim
Ne çatı katının merdiveni
Ne de bodrum katının hücresi
Ben artık parkta yatıyorum
Ben artık parkta yaşıyorum

Yıldızlardan yapılmış bir yorgan örttüm üstüme
Uzanmışım yeşil çimenlere boylu boyunca
Derin derin çekmişim sıcak geceyi içime
Yaşamanın tadını çıkarıyorum böylece

Ben mekânımı çoktan seçmişim
Ne mutfak derdi ne de kapıcı
Ne konu komşu ne çoluk çocuk
Ben artık parkta yatıyorum
Ben artık parkta yaşıyorum

Ben mekânımı çoktan seçmişim
Ne kasap ne de bakkal hesabı
Ne borcum var ne de alacaklım
Ben artık parkta yatıyorum
Ben artık parkta yaşıyorum

Tayyip Erdoğan, arkadaşları ve gazetecileri için şarkımız da Fatih Erkoç’tan gelsin:“Oynatmaya Az Kaldı Doktorum Nerde?”** (MG/HK)

* Tanju Okan’ın 1978’de yayınlanan son 45’liğindeki bu şarkının altında buzağı, “Komplo” aranabilir ve istenirse bulunur da. İşlerini kolaylaştıralım: O güne kadar alkollü aşk şarkıları söyleyen Tanju Okan’ın birden bire “sosyal içerikli” bir şarkı ile dinleyicinin karşısına çıkması manidardır. Şarkının sözlerini yazan Mehmet Teoman’ın soyadının sonundaki “man” manidardır. Müziğini yapan Cenk Taşkan’ın asıl adı Majak Toşikyan olan Ermeni asıllı bir besteci olması manidardır. Aranjman ve orkestrasyonunu yapan Osman İşmen’in soyadının sonundaki “men”, 45’liğin prodüktörlüğünü üstlenen Yeşil Giresunlu’nun adı ve hatta soyadı, 45’liği yayınlayan Philips firmasının sahipleri manidardır. 1978’de bu şarkı ile verilen mesaj tam 35 yıl sonra 2013’te Gezi’de hayat bulmuştur. Böyle sistematik çalışır bu “uyuyan hücreler”… Vaktini, saatini beklerler ve uyanırlar…

**Ne diyordu Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay? “Komplocunun bir komplosu varsa, onun karşısında mutlaka başka komplolar da vardır.” “Şer güçlerin bir planı varsa Allah’ın da bir planı vardır.” “Komplo” ile “komple” kafayı yiyip, Allah’ı bu işleri bulaştıracak kadar ileri gitmek ciddi akıl sağlığı bozukluklarına işaret eder. Evet  “lobi”ler vardır. “Faiz Lobisi”, “Yahudi Lobisi”, “Ermeni Lobisi” ama “fobi”ler de vardır: “Yahudi Fobisi” “Ermeni Fobisi” ve “Bu kış Komünizm Gelecek Fobisi”…“Fobi”ler paranoyaları tetikler ve bu hallere düşürür insanı. Allah akıl fikir versin. Allah ıslah etsin…Allah dert verip derman aratmasın…

Murat Gültekin
29 Haziran 2013
Kaynak; bianet.org