HabersoL: Sami Menteş “Haber yapmak benim için mücadele aracı”


Sami Mnetes

Dünyanın en genç tutuklu gazetecisi olarak 9 ay cezaevinde kalan Yurt gazetesi muhabiri Sami Menteş, özgür kalmasının ardından soL’a konuştu. Menteş, en fazla Gezi direnişi sırasında dışarıda olmayı istediğini ifade ederek, “dışarısı içerdekiler için umut oluyor” dedi.
Gözaltına alındığında ne düşündün? Bu kadar kalacağını tahmin etmiş miydin?
Biz iki kişi evden kelepçeyle çıkarılırken, arkamı döndüm, Ali Haydar’a dedim ki, “biz üç güne geliriz, sen masayı hazırla, rahat ol”. Çünkü insan bir yerde ne yapıp yapmadığını biliyor. Rahattı, sonra doğum günümde adliyedeydik, gazeteden arkadaşlar da vardı. Herkes, “birazdan bitecek, Taksim’e doğum gününü kutlamaya gideceğiz, rahat ol” diyordu. Ben de öyle düşünüyordum zaten “sakin olalım” diyordum. Hiç beklemiyorduk, polis geldi, “tutuklandın” dedi. Ev arkadaşımı bıraktılar. Sudan çıkmış balığa döndüm. Sağıma soluma baktım, şaşırdım. En son babama sarılırken bir tedirgin oldum. Babam geldi, sarıldı, “Gençlikte olur böyle, canını sıkma, başını eğme sakın” dedi. Orada biraz daha rahatladım. Ben 9 ay süreceğini hiç zannetmiyordum. Gerçekten; yanıma gelenler de “bırakırlar, merak etme” diyordu. Sonradan anladık, bunlar olabildiğince uzatacaklar.

‘Kendi çektiğim haber fotoğrafları delil oldu’

Polisin tavrı nasıldı?
Yukarıda Emniyet’e ifade vermeye çıktığımda tiyatronun başladığını anladım. Eski gazeteleri falan koymuşlar önüme. Polisler “bunu bir gün zaten yaşayacaktın, erken yaşaman senin için iyi oldu” şeklinde davranıyor. Savcılıkta da bir şey yok, basın açıklamaları, fotoğraflar var. 8 tane fotoğraf vardı. “Sen misin” diye sordular, hepsine “evet” dedim. Daha sonra, “eylemlere katıldın mı” dediler, ona da “evet” dedim. Orada bitti zaten bu iş. İşin en kötü tarafı, haberlerdeki fotoğrafları göstermeleriydi. Polis bana, “bunlar olay yeri tespit fotoğrafları, olay yerinde görev yapan polisler tespit yapmak amacıyla çekmişler. Bunlar haber fotoğrafı, polis kurum kimliğinizi görüp öyle aldı” dedi. Bu biraz da şunu gösteriyor: Türkiye’de hakim olan zihniyet, karşısındakini cezalandırmak istediğinde, örneğin bir gazeteciyi cezalandırmak istediğinde çektiği haber fotoğrafları delil olabiliyorsa, bugün gerçekten herkesin özgürlüğü tehdit altında. Hiç kimse için değişmeyecek bir durum bu. Muhalif medyadayız, genelde biz yaşıyoruz bunları ama ana akım medyaya mensup biri de bunları bir gün yaşabilir.

Üniversite öğrencisisin bir de; bir yandan okulun devam ediyor. Gazetecilik ve öğrencilik, bunlara nasıl bakıyorsun?
Ben şöyle düşünüyorum, bu ülkenin dinamiği gençlik ve üniversite öğrencileridir. Öğrenciler sesini çıkaramazsa, suskunlaşırsa, bu toplum gerçekten susmaya başlar. Susmak her şeyin kanıksanması demek, daha kötüye gider her şey. Bir zulüm var zaten, bu zulüm daha da azgınlaşır. Ben üniversiteye başladığımda çok fazla bir şeyler yapamıyordum ama bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Daha sonra gazeteciliğe başladım daha fazla ses çıkarabilmek adına.

İletişim fakültelerinde durum nasıl? Bunlar tartışılıyor mu?
Maalesef çok az konuşuluyor. İletişim fakültelerinde mesleğin aslının öğretildiğine inanmıyorum. Bir kitabı açıyor adam önüne, mesela “Habermas bir şey söyledi” diyor; iyi de ben bir haber metni yazmamışım, bana ne Habermas’ın söylediklerinden. Pratik yok hiç. Toparlarsak, bu mesleğin onurunu, ilkelerini, aslını tam kavrayabilmiş değiliz. Yani ben şunu gerçekten gördüm, Ahmet Şık davasında gazeteciler, tutuklu gazetecileri linç etti. Tamam, aynı olmayabiliriz, aynı şeyi düşünmüyor olabiliriz ama böyle olmamalı. Sen eğer kendi meslektaşının tutuklu olmasına seviniyorsan ve düzen seni buna zorluyorsa; bu düzen illa ki değişecek, böyle kalmayacak.

Üniversitende senin için bir şeyler yaptılar, bunlardan haberdar oluyor muydun?
İçerisi gerçekten çok kötü bir yer, orada ayakta kalmak çok zor. Birilerinin desteği, varlığı, benim hâlâ konuşuyor olmamda etkili, bunlar insanı çok güçlü tutuyor orada. Ben okuldaki arkadaşlarımın yaptıklarını öğrenince daha da güçlendim orada. Kendime hep “Senin yanında olan insanlar var Sami, buradan çıkıp onların yanında olacaksın. Bu insanlar sana güveniyor” dedim ve böyle güçlendim. Karanlığın içindeyken, hele ki öyle bir yerde, birilerinin seni oradan çıkarmak için mücadele etmesi, çabalaması çok değerli. Baktığımızda bu ülkede en çok bir şeylerin mücadelesini verenler, bunun için bedel ödeyenler, hep öğrenciler. 68′e baktığımızda da böyle. Gazeteciler de onların yedeği durumunda biraz, öğrenciler bir şeyler yapıyor, biz sesleri olmaya çalışıyoruz.

Gözaltı sürecinden sonra cezaevine götürüldün. Oraya ilk gittiğinde neler oldu?
Bizi tutuklayıp Metris’e götürdüler. Metris’in girişinde de Engin Ceber diye bir gerçeklik var. Öyle bir şey bekliyorsun, daha bir de yeni tutuklanmışsın, onun etkisi var. Tecrit hücreleri var, ilk tutuklananları oraya koyuyorlar, 5 m2’lik bir yer, bir yatak ve tuvalet var. 1,5 gün orada kaldık biz, o çok kötüydü, hiçbir şeyi görmüyorsun. Kimseden bir ses çıkmıyor, tek başınasın. Televizyon yok.

‘Cezaevinde sindirmeye çalışıyorlar’

Ne düşündün orada?
“Bunu ilk yaşayan sen değilsin, son da olmayacaksın, girdiğin gibi çıkmaya bak, kendini çok fazla yıpratma” dedim hep. Ama ben, uzun sürmez, bu kadar uzun sürmez diye düşünüyordum. Kandıra’ya gittik sonra. Yine daha şanslıyım. Tekirdağ diye bir gerçeklik var, orada 10 kitaptan fazlasını bile almıyorlar, öyle şey mi olur? Kandıra 2 No’luya gittiğimde biraz daha rahattım, herkesi tanıyorlar zaten. Öyle çok büyük bir baskı görmedim ama gören arkadaşlar vardı. Neticede orası devletin insanları sindirme yeri, teslim alma yeri, onun için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Normalde çatı nasıldır, düzdür değil mi? Sen o çatıyı üçgen tabut gibi yaparsan, orada bir insana mesaj vermeye çalışırsın: Ben seni mezara koyuyorum, düşüncelerinden, her şeyinden sıyrılacaksın, buradan çıkıp gideceksin ya da bu mezarın içerisinde ölüme doğru yürüyeceksin.

Yemekler nasıldı?
Yemekler yağ içinde yüzmüyordu, hep aynı yemekti sadece. Çok önemsemiyorsun yemeği falan orada.

Koğuştaki arkadaşların nasıldı? Tanıyor muydun daha önce?
Ben hiçbirini tanımıyordum. Aynı hücreye girince tanışıyorsun, muhabbet ediyorsun. Bir-iki hafta sonra tüm hayatlarını biliyor oluyorsun, konuşacak çok bir şey kalmıyor, herkes birbirinin hayatını ezberlemiş oluyor. Herkesin planı-programı, yapacak şeyi vardı kendine göre. Kendine bir hayat çiziyorsun, onu yaşıyorsun.

Sen nasıl bir hayat çizdin? Oraya nasıl yerleştin?
Orada program yapmak zorundasın, orada programa göre yaşamak zorundasın, yoksa olmuyor. Bu monotonlaşıyor. Her gün aynı şeyi, aynı saatte yapıyorsun. 20 yıldır kalan adamlar vardı, adam o kadar planlamış ki, tuvalete gittiği saat bile belli. Ben 07.00′de kalkıyordum, 08.00′e kadar kahvaltı. Sabah haberleri izliyordum, sonra sayıma gidiyorduk. Sonra havalandırmayı açıyorlardı. Biraz spor yapıyordum, volta atıyorduk orada. Hemen kitap okumaya başlıyordum. Yazacağım bir şeyler varsa, onları yazıyordum. Gazeteler geliyordu 11.00 gibi. Ben zaten dört gözle gazeteleri bekliyordum gelsin diye. Gazetelerle vakit geçiriyordum. Sonra öğle yemeği yiyorduk, sonra yine volta atıyorduk. Kitap okuyordum akşama kadar. Mektup varsa eğer, akşam 18.00 gibi mektup getiriyorlardı. Onları okuyup yanıt veriyordum. Öyle işte, her gün ama her gün aynı.

‘Mektupla haberleşmek bizim için çok garip bir şey’

Mektup alınca neler hissettin? Mektup bizim kuşak için biraz yabancı bir şey. Biz birbirimize hiç mektup yazmıyoruz, bilmiyoruz. Facebook, SMS kullanıyoruz genelde.
O çok garip bir şey. Biz selam falan yazıp mesajlaşıyoruz sürekli. Mektup alınca uzun uzun yazman gerekiyor. Ben düşünüyorum ne yazsam acaba diye. İlk başlarda yazamıyordum, çok farklı bir şey, yarım sayfa kadar yazıyordum sadece. Sonra 5-6 sayfa yazmaya başladım.
“Merhaba sevgili” diye başlıyorsun, komik geliyor. Nostalji yapıyorsun. Ben dört gözle arkadaşlarımdan gelen mektupları bekliyordum. Bir de gerçekten iletişim çağında yaşıyoruz, her şeyi anlık öğrenebiliyoruz. Merak ettiğinde arıyorsun dışarıdayken. Bu imkanlardan uzakta olmak zor oluyor.

Aramalar, görüşmeler nasıl oluyordu?
Ziyaretçinin ya da avukatın geleceğinden 10 gün öncesinden haberin oluyor. 10 dk’lık telefon hakkın oluyor, aileni arayabiliyorsun sadece. Ben babama “Caner’le konuş, haberleri öğren ve bana anlat” diyordum. Öyle iletişim kuruyorduk yani. Mektup yazıyorsun, 10 gün sonra gidiyor, faks çekiyorsun 3 gün sonra gidiyor. Ben haber yazıp Caner’e faks çekiyordum ama 3 gün sonra gittiği için haberin güncelliği kalmıyordu.

İçeride haberi nasıl hazırlıyordun?
Orada gazeteleri okuyorsun, daha önceden aklında kalan bir ayrıntıyı hatırlıyorsun, üzerine düşünüyorsun, daha sonra puzzle’ı tamamlıyorsun. Yazıp gönderiyorsun. İlk girdiğimde 4-5 haber yazıp yollamıştım.

‘Haber yapmayı özledim’

Yapmak istedikleri şeyi başaramadıklarının en büyük göstergesi de bu galiba, sen içeri girince de haber yapıp üretmişsin.
Zaten herkes soruyor “en çok neyi özledin” diye, “haber yapmayı özledim” diyorum sürekli.

Ne haberi yapmıştın mesela?
Hükümlü-tutuklu sayıları haberi yapmıştım, elime bir broşür geçmişti tutuklularla ilgili, bir milletvekili soru önergesi vermiş, siyasi mahkumlarla ilgili bir tablo vardı, onu yazıp yolladım hemen. Üç gün sonra gazetede yayımlandı. Elime bir dergi geçti mesela, orada ilginç bir röportaj vardı, bundan haber çıkar dedim, onu yazdım yolladım. Böyle bulduklarımı yazıyordum. Bir de şöyle bir şey var, hiç kimseyle iletişim kuramıyorsun. Koridora çıkıyorsun, tam konuşacaksın, hemen önüne asker çıkıyor, başkasını görmeni engelliyor. “Sana iki adam verdik, sadece onlarla konuş, yetin” diyorlar.

Sözde haber kanalları vardı, onlarla ne kadar olursa idare etmeye çalışıyordum. Şöyle de bir gerçeklik var, gazete alıyorsun, almaya çalışıyorsun ama gelmiyor. Aylık yazıyorsun istediğin gazeteleri. Birgün almaya çalıştık, bir ayda 5 kere geldi. SoL’u söyledik, bayide yok dediler, hiç okuyamadık. Yurt yazıyoruz, o da arada geliyor. Gazetede kendi haberim varmış, Yurt gelmedi o gün, onu bile göremedim.

Baban ilk görüşmeye geldiğinde neler hissettin?
Babamla Kandıra’da bir hafta sonra görüşmüştük. Arada cam var, aldı ahizeyi. “Oğlum bak sakın yılmak yok, sakın boynunu eğme, aslan gibi girdin, aslan gibi çıkacaksın. Sami bundan sonra yılma belirtisi gösteremezsin” dedi, o bana çok güç verdi gerçekten. Ailenin desteği çok önemli. Annem biraz daha hassastı, “oğlum gazeteciliği bırak” diyordu. Açık görüşte tartışmıştık, “anne” dedim, “gazeteci olduğum için buradayım zaten, tutuklandım diye bırakacaksam, yazıklar olsun bana”. En son geldiğinde, “sen zaten burada tutuklanmasan, Gezi’de kesin tutuklanırdın, iyi oldu” dedi.

İçerideyken mahkemeye götürüldüğünde neler hissettin?
9 ay sonra ilk defa dışarı çıktım, hiç dışarı çıkmamıştım. Mahkemeye geliyoruz, Ring’deyiz. Ring’in de ufacık bir penceresi var, camı var. Yine demir parmaklıklar falan. Oradan bakıyorum, İstanbul’a girdik, metrobüsleri gördük. Böyle tıklım, tıklım metrobüs. “Şu metrobüse binmeyi bile özledim” dedim. İnsanlar bir ezsin, itsin-kaksın, onu bile özlüyorsun. Aklına hiç gelmeyecek şeyleri özlüyorsun. Yeşili, ağaçları özlüyorsun, uzaklara bakmayı özlüyorsun. Havalandırmaya çıkıyorsun 6 metre duvar var. O duvarın arasındasın. Gökyüzüne bakıyorsun, dikenli teller var. Tellerin arasından bakıyorsun, bir yerden sonra üzerine gelmeye başlıyor her şey. En uzak bakabileceğin yerle aranda 5 metre mesafe var.

‘Her şeye muktedir olduklarını sanıyorlar’

İddianame 3,5 ay sonra çıktı, 5 ay da hakim karşısına çıkmak için beklediniz. Nasıl hazırlandınız? Neler hissettin?
İlk iddianame çıktı, avukatım Serkan Günel geldi, dedi ki “Sami getiriyorum, bir kez oku sonra bırak”. “Sürekli okuyup ezberlersen bir tek onu düşünürsün, daha çok var, bir kenara bırak” dedi. Ben de bir kez okuyup bıraktım. Sonra son iki hafta kala hazırlandım. O çok kötü bir şey. İddianame çıktı, verelim savunmamızı, itiraz edip savunma yapalım dedik. Mahkeme başkanı bakmamış bile, direk özel kaleme gitmiş, o da reddetmiş. Bizim ülkemizde bu üzerine üniforma giyen insanlar, dünyayı kendilerinin yarattığını zannediyor, işler böyle ilerliyor. Bütün her şeye kendilerinin muktedir olduklarını zannediyorlar, insanların mağduriyetleri hiçbirinin umurlarında olmuyor.

Yargının işleyişi değişti. Gözaltı süreleri uzadı, gizli tanıklar, CD’ler… İnsan neyle suçlandıklarını bile aylar sonra öğreniyorlar. Böyle bir baskı da var.
Şöyle bir gerçeklik var, bugün hiçbir gazeteci, o iddianamede yazanlar yüzünden tutuklanmıyor. Ben de Nedim Şener’in benim için dediği bir şeyi okumuştum, “Sami hiç düşünmesin, düşünse bile neden orada olduğunu bulamayacak”. Ben o dakikadan sonra bırakmıştım düşünmeyi. Düşününce gerçekten bulamıyorsun. Savunmamda Serkan söylemişti, “düşman ceza hukukunu uyguluyorsunuz” diye. Türkiye’de yargı, muhaliflere düşman ceza hukukunu uyguluyor. Adam şunu diyor, “eğer sen bana karşıysan, ben de seni cezalandırırım, ne yaparsan yap”. Bakıyorsun şimdi DHKP-C’den bahsediyorlar, dosyanın içinde bir tane silah yok. Bir tane adam dövme bir şey yok. Hiç kimse için yok. İddianamenin 122 sayfası DHKP-C’nin eylemlerini anlatıyor, tarihini. “Gençlik Federasyonu’na gittiğine göre, bunlar da belki yapabilir, biz alalım” diyorlar.

Barış’a yazdığın mektup da çok ses getirdi. Onu nasıl yazdın?
Hiçbir şey yoktu böyle, televizyon da yoktu, bakıyorduk. Sanırım Demokratikleşme Paketi açıklanmıştı. Çıktım yukarı, karalıyordum bir şeyler, dedim “Barış abiye uzun zamandır bir şeyler yazmıyordum, yazayım bari”. Ama ben yayımlanacağını falan hiç düşünmemiştim, haberim yoktu benim. Cezaevinden çıktığımda baktım FKF’li arkadaşlar o mektuptan bir şeyler yazıp açtılar önümde. O anda anladım yayımlandığını. Orada vaktin çok ya, sürekli plan yapıyorsun, program yapıyorsun. Mesela şu an kafamda 10 tane haber var. Şu işler bir bitsin, onları yapacağım hemen. Çok özlüyorsun, özgürlüğü çok özlüyorsun. Kandıra’da en son hücrem köşedeydi, askerin nöbet tuttuğu yer vardı, oradan arabaların sesi geliyordu. O sesi bile özlediğini fark ediyorsun. 6-7 ay geçen arabaların sesini duyuyorsun, çok ilginç bir şey. Rüzgar esiyor, rüzgar suratına vuruyor, o çok güzel. Güneş çok nadir vurmuştu, güneş bir ay tepemizdeydi. Kuşlar geliyordu mesela, o en son zamanlarda, “özgürlüğümüz geliyor, kuşlar uçup gidecek, yarın ben de uçup gideceğim” diyordum bir yerden sonra. Mahkeme yaklaştıkça ben çok umutsuzdum. Tahliye olmayacak gibi geliyordu. Çünkü bir avukata, bir hukukçuya şunu söyletmeyi başardılar: “Sami bu mahkemelerde hukuk yok, her şeye hazırla kendini, ne olacağı belli olmaz.” Düşünüyorum nasıl olmaz diye. Kanunu var, şu var, bu var… “Hukuk işlese sen burada olmayacaktın zaten, o yüzden umutlanmamak lazım” diyordu. Tahliye olmasam da çok yıkılmazdım.

Savunman da çok iyiydi. Oraya çıkıp sunduktan sonra neler hissettin?
Savunmamı yaptım, sonra bekliyorum, “herkesin tutukluluk hallerinin devamına” diyecekler diye. Ben ona odaklanmıştım. “Sami Menteş” dedi, kafamı çevirdim, suç vasfının değişmesinden dolayı tahliye istediğini söyledi savcı. Savcı tahliye istedi, ben ondan bile emin olamadım.

Savunma yaparken cevap vermediğim bir iddia da yoktu. En ufak, saçma telefon görüşmelerini bile uzun uzun anlattım, cevap verdim. Ev arkadaşımla konuşuyorum telefonda “akşam içeceğiz” diye, buna örgüt ilişkisi diyorsun iddianamede. Örgüt ne zaman içmeye gitmiş, ne alakası var? Saçma sapan şeylerdi, 9 ay sonra bu saçma sapan şeylere cevap vermek zorunda kalmak kötü oluyor.

En çok neyi özledin içeride?
Her şeyi özledim, saymakla bitmez. O kadar çok şey var ki… En çok arkadaşların arasında olmayı özledim. Çıktım zaten, sabah 05.00′e kadar arkadaşlarlaydık.

İçeride unutamadığın bir anı var mı? Seni üzen ya da mutlu eden?
Siyasi mahkumların iki gün oluyor mahkemeleri, ya salı ya da perşembe. Salı akşamları, 20.00′de kapılar, havalandırma kapanıyor. Ben pencerenin yanında oturuyordum, camı açıyordum, mahkemeden gelenler seslenirse duyayım diye. Genelde her mahkeme sonrasında, biri bağırır, “tahliye, tahliye” diye. Biri bağırıyor, sen öyle bir seviniyorsun ki, bir kişi daha buradan gidiyor, kurtuluyor diye düşünüyorsun. Başkasının tahliyesi bile sana umut oluyor. Ben arkadaşlara hep soruyordum, “o davada ne oldu, ilk başta kaç kişi tahliye oldu, neler yaşandı, yatan kaldı mı” diye. Artık en ufak şeyden bile umut bulmaya çalışıyorsun.

17.00-18.00 gibi, “mektup gelse de mektup alsam” diye bekliyordum, o mektup çok değerlidir mesela. Bir gün bir koli geldi. Gazetedeki herkes mektup yazmış, düşünüyorsun “iki hafta önce birlikteydik, çalışıyorduk” diye. Bir hafta boyunca o gelen mektupları okumuştum hep.

‘Direniş sırasında ‘keşke dışarıda olsam’ dedim’

İçerideyken en çok ne zaman dışarıda olmak istedin, şu an dışarıda olmalıydım dedin?
Gezi Parkı sürecinde… En büyük keşkem, en büyüğü bu; hep orada olmak istedim. Gezi’nin başladığından haberdar değildik biz. O ilk çadırların yanması olayını biliyorduk ama sonra o büyük olaylardan haberimiz yok. Dışarıda fırtınalar kopuyormuş, ayağa kalmış herkes, bizim haberimiz yok. Penguen belgeseli vardı televizyonda. “Keşke dışarıda olsam” deyip durdum.

Gerçekten artık öyle bakmak gerekiyor. Gezi’den önce, Gezi’den sonra diye. 1980′den sonra apolitik gençlik yetiştirme diye bir politika vardı, yoz kültürle beraber başlamıştı. Ben gerçekten gençlerin çoğunun duyarsız olduğunu zannediyordum. Ama hiç kimse öyle değilmiş. Yanıldım ve yanıldığıma da çok mutluyum. Burada biraz da bizim de, solun da kendini sorgulaması gerekir. Demek ki bugüne kadarki eylem tarzını da sorgulamak gerekiyor. Gezi’deki çok farklıydı çünkü. İnsanlar biriktiriyormuş, patlama noktasına geldi. Şu çok ilginç ya, adam diyor ki “ben hayatım boyunca ilk defa sokağa çıktım” diyor, TOMA’nın karşısında göğüs geriyor. İnsanlar birbirlerini tanımayı özlemiş, insanlar birbirine güvenmek istiyor mesela. Birbirlerini gördüler, birbirleriyle tanıştılar. Bir araya gelince ne kadar güçlü olduklarını gördüler. Bundan sonra AKP’nin işi gerçekten çok zor. Yan yana gelince neler yapabileceğini, bir şeyleri değiştirebileceğini gören insanlar var artık. Korku imparatorluğu yaratmışlardı, ilk operasyonlar başladığında ben lisedeydim mesela, benim arkadaşım bile “acaba bizim de telefonumuz dinleniyor mu” diye soruyordu. Bu büyük korku yıkıldı.
Serkan’a soruyordum “dışarısı nasıl” diye, “sadece bir tane örnek vereceğim” dedi, “Geçen gün Emniyet’teydim, bir öğrenci gözaltına alınmıştı. Sordum, ‘tutuklanmaktan korkmuyor musun’ diye, ‘herkes yatıyor, ben de yatarım abi, ne var’ dedi. Bu bile tamamdır, bu dakikadan sonra gösteriyor”. Gerçekten de öyle.

İçeride nasıl takip ediyordunuz Gezi’yi?
Saat 01.30′da bütün siyasiler havalandırmaya çıkıyordu, “Her yer Taksim, her yer direniş” diye bağırıyordu. Çok güzeldi. Kandıra 2 No’lu yıkılıyordu. Akşam, sabaha karşı Boğaz Köprüsü’nden insanların yürüyerek geçtiklerini görmüştük, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” diye sesler geliyordu. Çok büyük bir umut oldu bizim için. Hatta bu olayların ilk zamanlarında biri ziyaretime geldiğinde, “Burası zifiri karanlık bir yer, oradan buraya aydınlık geliyor. Kandıra’ya güneş Taksim’den doğuyor” demiştim. Gerçekten de o güneş oraya doğdu. Oradaki insan, bir yerden sonra karamsar olmaya başlıyor. Gezi, bizim üzerimizden bunları attı.

İçeride bol bol kitap okuduğunu söyledin, neler okudun?
Nâzım’ın davaları beni çok etkilemişti, 1930′larda geçen şeyler. Çok etkilemişti. Son zamanlarda davalarla ilgili çok kitap çıkmıştı, genelde onları okuyordum. Doğan Yurdakul’un “Daha Bilmediğiniz Neler Var?” kitabı beni çok etkilemişti. Çünkü onlar ilk tutuklandığında herkes linç etmişti. Gerçeklerimiz var. Karanlık bir zihniyet bu, insanların yazdığı haberler delil oluyorsa, adını koyalım bu faşizmdir.

Günlük tutuyor muydun?
Yok tutmuyordum. Fotoğraf da çektirmedim. Hatırda kalmasın. Tamam 9 ay yattık, hesabını soralım ama sürekli de aklıma gelmesin diye, kalıcı şeyler bırakmadım arkamda.

‘Gazetecilik bir mücadele tarzı’

Çıkınca neler yapacaksın? Kitap yazmayı düşünüyor musun?
Kitap yazmayı düşünüyorum. Kendi yaşadıklarımı değil ama. Ben çıktım dışarı ama içeride binlerce insan var. Kendi yaşadıklarımı yazarsam ilgi çekmez. Kitap yazıyorsan, bir şeyleri değiştirmesi, etkilemesi lazım. Özgürüm, özgürlüğüme kavuştum diyorum ama hâlâ bir yarım orada. Çünkü arkadaşlarını bırakıyorsun orada, sonradan tanışıyor olsan, orada da tanışıyor olsan bile bırakıyorsun. İçeride binlerce kişi var, onlarca gazeteci var. Bunun mücadelesinin verilmesi lazım.

Çıkınca ‘ilk bunu yapacağım’ dediğin şey neydi?
Çıkacağım ve Fındıklı Sahili’nde, Boğaz’ın kenarında bir çay içeceğim dedim. Çok büyük hayaller kurmuyorsun, bir yerden sonra küçük şeylerle mutlu oluyorsun. Kalabalık arkadaş grubuyla, 10-15 kişi, bir yere gidip muhabbet etmek gibi şeyler istiyordum.

Haber yapmayı çok özledim. Mesela bana “bayramdan sonra gel” dediler, “dinlen tatile git” dediler. “Abi o kadar dayanamam, çalışayım” dedim. Zaten ben 9 aydır yatıyorum, dinleniyorum, artık biraz çalışmak lazım.

Alışmışsın, bir de ben gazeteciliğe para kazanmak için, bir meslekmiş gibi bakmıyorum. Gazetecilik benim için hem yaşam hem de mücadele tarzı. Yaptığım haberlerle -bilmiyorum ne kadar etkisi oluyordur ama- bir şeylerin mücadelesini vermeye çalışıyorum. Bunun için sadece haber yazmayı, yapmayı özlemek falan değil, ben bunun içine aynı zamanda mücadelemi katıyorum. Haber yapmak benim için mücadele etmek. O sebeple unutulmamalı, içeride hâlâ uğruna mücadele verilmesi gereken insanlar var.

9 ay önce nasıldın? 9 ay sonra nasıl oldu? Sami’yi tüm bu süreç nasıl etkiledi?
Sami de bir insandı, Sami’nin de korkuları, çekinceleri vardı. Hatta bunlara o yüzden teşekkür ediyorum, o korkuları törpülediler. 9 ay beni içeride tuttular, gasp ettiler özgürlüğümü. Bundan sonra en fazla Hrant Dink gibi vururlar, ona da yapacak bir şey yok. Çünkü içeriye giriyorsun, en nihayetinde çıkıyorsun. Oradan başın dik çıkıyorsun. Artık sizin yanınızda daha korkusuz bir Sami var.

Neslihan Koçaslan
15 Ekim 2013

Haberin kaynağı için tıklayınız;haber.sol.org