“Gezi” Notları – Gün Zileli

(I)

Büyük kitlesel patlamalar, ani yer sarsıntılarına benzerler. Bu patlamaları hiç kimse, hiçbir örgüt önceden tahmin edemez. Ani bir doğa olayı gibi, hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkıverirler ve bizzat bu hareketin içinde yer alanları bile şaşırtacak bir büyük patlamaya dönüşürler. Büyük çoğunlukla da patlama, nispeten “küçük” bir olayla meydana gelir. Patlama, iktidarı da, muhalefeti de, sosyal tahmin uzmanlarını da, her türden devrimci örgütü de hazırlıksız yakalar.

“Gezi” patlaması da böyle oldu. Belediye görevlileri ya da hangi inşaat görevlileriyse, aldıkları emir gereğince, gayet doğal bir şey yapıyor havalarında, sabaha karşı işlerine başladılar. Her zamanki basit “imâr” işlerinden biriydi bu. Gezi’nin alt yanındaki “birkaç” ağacı sökecekler, böylece yol çalışmalarını sürdüreceklerdi. Fakat ummadıkları bir şeyle karşılaştılar. Taksim Gezisi konusunda duyarlı bazı çevreciler ağaç söküm çalışmasını sosyal medya üzerinden birbirlerine haber vererek Taksim Gezisi’ne geldiler ve buldozerlere müdahale ettiler. İşte bugün Türkiye’yi derinden sarsan ve dünyanın her yerinden duyulan ve hissedilen büyük toplumsal sarsıntının başlangıcı bu “küçük” olaydı. Ne sınıfsal bir direniş, ne ulusal bir başkaldırı, ne de “büyük” toplumsal olaylardan biri. Sadece orada yeşil yapraklarıyla ve dallarıyla sessiz sedasız boy atan garibim birkaç ağaç…
Saptanması gereken birinci nokta budur: Toplumsal olaylar ve gelişmeler, devrimci partilerin kılı kırk yaran programlarıyla ve çoğunlukla kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm dar örgütlenme planlarıyla değil, bu programlardan habersiz, kendi küçük hayatlarını yaşıyormuş gibi görünen sıradan insanların küçük küçük duyarlılıklarının görünmez bir şekilde, yer altında biriken bir gaz kütlesi haline gelip “küçük” bir olayla patlaması sonucu yeryüzüne çıkmasıyla gerçekleşirler.

Saptanması gereken ikinci nokta ise şudur: Büyük patlama bir kere ortaya çıkınca, yine kimsenin öngöremeyeceği bir şekilde muazzam bir yaygınlığa, bir toplumsal salgına dönüşür âdeta. O zamana kadar hiç hesapta olmayan bir takım toplumsal oluşumlar ortaya dökülür ve olaylar, en azından başlangıçta, bir yanardağdan fışkıran lavlar gibi ortaya saçılır. Toplumsal patlama, içine aldığı insanları değiştirir ve dönüştürür. Değişime uğrayan insanlar, kendilerinin bile şaşkın bakışları altında toplumu dönüştürür. Gerçek devrim budur.

Örneğin, dün gördüğüm bir manzarada olduğu gibi, yıllar boyu devletin savunucusu bir ideolojinin, devleti savunma adına devrimcileri katletmeyi bile mubah gören faşist MHP’nin savunucusu, üzerlerinde bozkurtlu tişörtler bulunan gençler, devletin polis güçleriyle amansız bir boğuşmaya girmiş bulabilirler kendilerini. Devrim, insanların düşünsel durumlarıyla toplumsal yönelimleri arasında büyük çatışmalar yaratarak ve bu çatışmanın sonucunda onları dönüştürerek ilerler. Bir de bakarsınız, bir faşist, günün birinde devrimci bir kahramana dönüşmüş. Karşıdevrim de bundan geri kalmaz. Bir de bakarsınız, bir zamanın devrimci bir kahramanı, günün birinde devrim adına halkı katleden bir karşıdevrimciye dönüşüvermiş.

Kitlesel patlama, ortalığa kızgın lavlar halinde yayılırken ve yayıldığı ölçüde harekete, o zamana kadar toplumun diplerinde birikmiş toplumun bütün tortusunu da katar. Örneğin, iktidara, aslında kapitalist sömürüye duyulan hınç, kendini en ağza alınmayacak maço küfürlerle ifade etmeye başlar. Dün akşam Beyoğlu’nda bulunan Küçükparmakkapı Sokağın sonundaki duvardan okuduğum, Tayyip Erdoğan’ı “onurlandıran” en yakası açılmadık maço küfürler ve Tayyip Erdoğan’ın ölmüş annesine yönelik yüz kızartıcı sloganlar bunun örneğiydi. Taksim Gezisi, göstericiler tarafından ele geçirildiğinde kızım yanımdaydı. Bu sloganlardan haklı olarak rahatsız olan kızıma dönüp şöyle dedim: “Bu çok doğal, Irmak. Çünkü kitle hareketi çok büyük bir çapa ulaşmış bulunuyor şu sırada.”

Sadece bu da değil. Toplumun derinliklerinden gelip büyük bir patlamayla yeryüzüne saçılan kızgın lavlar ortaya saçıldıkça, polis şiddetine tanık olan, örneğin Harbiye’deki “middle class” apartmanlarındaki insanların desteğini alan hareketin gece geç vakitlere doğru denetimsiz bir şiddet eğilimi göstermesi, örneğin olaylarla pek bir bağlantısı kurulamayacak bir kamyonun Dolmabahçe taraflarında durdurulup yüklerinin yakılması gibi olaylar da pek şaşırtıcı olmamalıdır. Bu olayda polis ajanlarının bir dâhli var mıdır bilemem ama bunun, varoşlardan gelmiş gençlerin eylemi olduğunu söylemem mümkün. Şu zehir gibi kapitalist toplumda itildikleri ve dışlandıkları varoluşlarında ölümcül bir yaşama mahkûm edilmiş umutsuz gençlerin denetimsiz bir şiddet için fırsat doğduğunu düşünmeleri gayet doğaldır. Hareket yaygınlaştıkça bu tür olayların ortaya çıkması çok olasıdır. Bütün sorun, örgütsel değil, toplumsal bir sorumluluk duygusu taşıyan insanların aralarında küçük denetim grupları kurarak bu tür olaylara anında ama barışçı bir tarzda müdahale etme becerisi gösterebilmeleridir. Yoksa, denetimsiz şiddet alır başını gider ve bundan tek kazanan karşıdevrim ve iktidar olur.

Bence bu kitlesel patlamanın en güzel yanı, polisin bütün toplumu karşısına alan budalaca şiddetine her yaştan insanın cesaretle göğüs germesinden çok, kendiliğinden örgütlenme ve dayanışma örnekleridir. En başta elbette doktor ve sağlıkçıların kendiliğinden örgütlenip yaralıların yardımına koşan acil sağlık merkezleri ve ekipleri kurmalarıdır. İşte esas devrim budur. Yaşayabilmek için özel hastanelerde hizmet vermeye zorlanan doktorlar ve sağlıkçılar, hem insanlıklarını, hem de uzmanlıklarını toplumsal mücadelenin hizmetine anında sunmuşlardır. Twitterde bir arkadaşın belirttiği gibi, insanın gözü göz yaşartıcı bombadan değil, gururdan yaşarıyor böyle örnekler gördükçe.

“Gezi” notlarıma devam edeceğim ama acilen aşağıdaki, dünkü deneylerimden çıkan birkaç notu, belki faydası olur diye yazmaktan da kendimi alıkoyamadım:

Polisin Gaz bombalı ve Biber Gazlı saldırılarında dikkat edilmesi gereken birkaç nokta:
Birincisi, gaz bombalarını atan polisleri gözden kaçırmayalım. Zaten tüfeklerini doğrultmalarından, ateş etmek üzere oldukları anlaşılıyor. Ateş ettikleri an, onlara sırtımızı dönerek kaçmayalım. Çünkü o zaman kafanıza bir gaz bombası tüpü isabet etmesi işten bile değildir. Çünkü gaz bombasını göremezsiniz. Sırtımızı dönüp kaçmak yerine, yüzümüz polise dönük bir şekilde geri çekilelim. Gelen gaz bombasını göreceğimiz için onlardan kaçınmamız mümkün olabilmektedir.

İkincisi, gaz bombalarının etkisinden kaçınabilmek için, rüzgârın dumanları sürüklediği yerin tam zıddına koşalım, hatta genellikle o tarafta bulunalım. Örneğin dün, Harbiye’de rüzgâr, yüzümüz Taksim tarafına dönük olmak üzere, dumanları sağ tarafa doğru sürüklüyordu. Arkadaşlarımız, oralarda apartmanlar olduğundan, apartmanlara sığınmak güdüsüyle dumanın savrulduğu yerlere kaçıştılar. Oysa orduevi ve Radyoevi tarafında dumanın etkisi çok azdı.

Üçüncüsü, gaz bombaları tekmeyle uzaklaştırılabilir ama bu o kadar etkili değildir. Çünkü tekmelenen tüpü polisin yakınına ulaştırmak mümkün olmuyor. Oysa sıcağa dayanıklı iş eldivenleri bu konuda çok işlevseldir. Bu eldivenleri tedarik etmiş arkadaşlar, bombaları yerden alıp polise doğru fırlatabildiler. Tüpler polise ulaşmasa da en azından göstericilerden uzak bir yere fırlatılmış oldu.

Dördüncüsü, polise taş veya şişe fırlatırken çok dikkatli olalım. Çünkü bu taş ve şişeler en önlerde bulunan arkadaşlarımızın kafasına gelebilir. Taşın polise ulaşabileceği mesafede olmadıkça gereksiz yere taş atmayalım.

Beşincisi, önermekten kendimi alamayacağım bir nokta da şudur: Örneğin, bayraklarla kendi örgütlerinin propagandasını yapan gruplar, örgütlü güçlerini daha hayırlı bir işin hizmetine koysalar ne iyi ederler. Gaz bombası atan polisler, kitleye yaklaşabilmek için esas polis kitlesinden koparak ilerliyor. Tam o sırada on beş, yirmi kişilik, her şeyi göze almış bir grup hızla, tüfekli polislere doğru koşsa onları paniğe uğratıp kovalayabilir. Böyle bir örnek göremedim ne yazık ki. Böyle yirmi kişilik bir grup olsaydı, bunu uygulamak işten bile değildi.

Dün bir anlamda benim 50. Yıl jübilem de sayılabilir. 17 yaşındayken katıldığım ilk kitle gösterisi, Nisan 1963’teki, Celal Bayar’ın affına karşı başlayan büyük gösterilerdi. Beyoğlu’nda sağcılarla çatışmış ve onları kovalamıştık. Gerçi bu ucuz bir zaferdi, çünkü araya giren jandarma birliği, bize değil, sağcılara süngü çekmişti. Aradan tam elli yıl geçmiş.

(II)

Bir arkadaşım, yazının altına kopyaladığım, twitterde dolaşan bir afişi göndermiş. Bu afişin ilk satırına göre, ben de gelmemesi gereken “ayı”lardan biri oluyorum. Ayı çok sevdiğim bir hayvandır. Keşke gerçekten ayı olabilseydim. Bundan sadece şeref duyardım. Buradaki ayının toplumsal anlamını kavrıyorum elbette. Bununla birlikte, ekolojik bir bakışı olmasını umacağımız insanların, toplumsal anlamıyla bile olsa “ayı”yı bir imaj olarak kullanmalarındaki tuhaflık bir yana, karşı olduklarını iddia ettikleri insanların dilini taklit ederek “ulan” hitabını kullanmaları iyice garabettir. Neyse, şimdi bunların üzerinde durmayalım da, bu afişin toplumsal ve kültürel anlamına yoğunlaşalım.
Son toplumsal patlama, bugünkü “Gezi” Notları… (I) yazımda da belirtmeye çalıştığım gibi, doğrudan sınıfsal veya ulusal bir karşıtlıktan çıkmadı da, esasen kültürel diyebileceğimiz bir konudan kaynaklandı. Bu da doğaldır. Bugün bu toplumda mücadele esasen kültürel kodlar ve kimlikler üzerinden yürüyor.

İlk yazımda da belirttiğim gibi hareket olağanüstü bir şekilde yaygınlaşırken neredeyse bütün toplumsal kimlikleri de kucaklıyor. Ulusalcısından futbol taraftarına, MHP’lisinden Beyaz Türk’üne, eşcinsel hareketinden Müslüman solcusuna vb. vb. herkes bu hareketin içine katılmaktadır, elbette kendi ideolojisiyle ve kültürel yönelimiyle birlikte. Burada önemli olan, farklılıklara saygı göstermek ama aynı zamanda hareketi saptıracak ve çığırından çıkartacak eğilimlere karşı bilinçli bir eleştirel tutum almaktır. Aşağıdaki afişi düzenleyenler de belli ki bir şeylerden rahatsız olmuşlar ve bunu düzeltmeye çalışmışlar. Evet ama, öncelikle kendilerini düzeltmeleri gerekmez miydi acaba? Çünkü bakışları ve tepkileri, tipik seçkin Beyaz Türk bakış ve tepkisidir. Tek tek alalım:

“Çevreye saldırmak”la neyi kastediyorlar, bence tam net değil ama eğer benim ilk yazımda belirttiğim türden, olayla ilgili olmayan kamyondaki yükleri indirip yakmak gibi amaçsız ve dizginsiz şiddet eğilimlerini kastediyorlarsa bu eleştiriye katılmak mümkündür.

“Partizanlık yapmak”la neyi kastettikleri tam net değil ama, bana öyle geldi ki, burada kastettikleri daha çok CHP. Gerçekten de CHP’lilerde böyle bir eğilim gözlemek mümkün. Örneğin, TV’den izlediğim haberlerde, Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerinin polisin Taksim’den çekilişi, Kılıçdaroğlu’nun, taraftarlarıyla birlikte Beşiktaş’tan Taksim’e yürüyüşüne bağlanmış. Yani bunu sağlayan, dört gündür polisle göğüs göğse çatışanlar değilmiş de, Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşüymüş. Gerçekten komik! Evet, bu tür komik eğilimler eleştirilmeli ama insanların “partizanlık” yapmamalarını istemek o kadar doğru bir şey değil, çünkü bunu önlemek imkânsız gibi bir şey.

Örneğin, dün Harbiye’de benim de tanık olduğum, Türk bayraklıların attığı “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını ele alalım. Bu da tam anlamıyla, İP’in yaygınlaştırdığı partizanca bir slogandır, üstelik partizanlığın da ötesinde güçlü bir ideolojik vurguyu ifade etmektedir. Bu arkadaşlar, oradaki on binlerce insanın, üstelik hareketi ilk başlatan ekolojist, anarşist ve sosyalistlerin bu slogandan irkileceklerini dikkate bile almadan fütursuzca atıyorlardı. Kardeşim, sen birilerinin askeri olup başka birilerini öldürme emirlerini tereddütsüz yerine getirmek isteyebilirsin (çünkü askerin görevi öldürmektir) ama içinde bulunduğun harekete, o sırada yan yana yürüdüğün insanlara biraz daha saygılı olsan, mücadelenin ortak sloganlarına ağırlık versen olmaz mı? Yok, illa partizanca bir tutumla harekete damgasını vuracak. Üstelik, iktidara gelecek olsa AKP’den bile on misli ekoloji düşmanı uygulamaları rahatlıkla uygulamaya koyabilecekken, hiçbir şekilde duyarlı olmadığı, “çiçek böcek hareketi” diye aklı sıra küçümsemeye çalıştığı ekolojist hedeflerle başlamış bir harekete katılırken yapıyor bunu. Bu böyle olmakla birlikte, böyle bir toplumsal harekette bunların arsızca partizan sloganlarına bile tahammül etmek zorundayız. Burada insanların sağduyusuna güvenip bu arsızların kendiliğinden tecrit olmalarını beklemekten başka çaremiz yok. Yani “gelme” diyemeyiz. Üzerlerinde “Mustafa Kemal’in askeri” kimliği de olmadığına göre, arama yapsak bile, bu “gelme”nin pratik geçerliliği yok. Yoksa “gelme” deyince gelmeyeceklerini mi sanıyorsunuz.

Üçüncüsü ise, en kötüsü. Polise taş atanlara da “gelme” demişler. Önce şunu belirteyim: Tek tek polislere hiçbir düşmanlığım yok. Onların da ekmek parası için bu berbat mesleğe girmiş kurbanlar olduklarını düşünürüm. Bununla birlikte, halka gaz yağdıran bir devlet gücüne taş atmakta hiçbir kötülük olmadığı gibi, bu zorunludur da. Eğer o “ayı” dedikleriniz polise taşla karşılık vermeseydi, siz beyaz Türk kardeşlerimiz, Hayko Bağdat’ın Twitter’de yazdığı gibi, şimdi TV’lerinizin başında dizi izliyor olurdunuz. Hayko Bağdat’ın bu deyişini sizleri küçüksemek için tekrarlamıyorum ama bu eleştiriyi gerçekten hak etmişsiniz. Sizi anlıyorum. Seçkincisiniz. “Ulan ayı” diye hitap ettiğiniz, bu toplumun en dibindeki, sizin eğitim olanaklarınızdan yararlanamamış varoş çocuklarını sınıfsal içgüdülerinizin itkisiyle dışlama eğilimindesiniz ama yaptığınız gerçekten çok ayıp. Unutmayın ki, bu dünyadaki tüm olumlu gelişmeler, tipik seçkinci bir tavırla dışladığınız, ter kokularıyla burnunuzun direğini kıran o varoş çocuklarının özverili mücadeleleriyle gerçekleşmiştir. Onlar, dövüşürler ve sonra da zaferlerini siz beyaz Türklerin yeni iktidarlarına teslim edip sessizce o zehir gibi hayatlarına geri dönerler.

Bu büyük toplumsal harekette yeni bir devrimci fraksiyon da ben kuruyorum öyleyse.
“Ayılar Dayanışma Örgütü”.
Sloganımız: Her türlü beyaza karşıyız.
Çarşı’nın Siyahındaki beyaz hariç.

(III) İktidar Hata Yapmaz…

“Beni de iktidara getirin, ben de bir despot olup çıkarım.”
Mihail Bakunin

Ülke çapındaki halklar ayaklanmasının iktidara ağır ve sert bir darbe indirmesi üzerine düzenin çeşitli kurumlarının, medyanın, kimi yazarların, akil adamların, politikacıların vb. devreye girerek büyük bir koro oluşturdukları ve hep birlikte şu şarkıyı söyledikleri duyuluyor: “Tayyip Erdoğan hata yapıyor. Daha yumuşak bir üslup gerekli.” Bu şarkıyı onlara söyletenin halk isyanının kararlılığı olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir.

Bu koronun baş solistleri Bülent Arınç ve Abdullah Gül’dür. Tayyip Erdoğan’ın Kuzey Afrika’da olmasını iyi değerlendirdiler ve halk isyanını yumuşatma manevralarına giriştiler. Elbette diplomatik bir dil kullanarak ve “sert” başbakanlarını doğrudan karşıya almadan yaptılar bunu, kurallar gereğince. Onların bu malum manevraları bir yana, öncelikle, eğer gemi batarsa hep birlikte boğulacaklarından endişe eden reformist ve “yumuşak” iktidar yanlılarının, “Tayyip Erdoğan’ın hata yaptığı” söylemi üzerinde duralım biraz.

İşin gerçeği şudur ki, hiçbir iktidar ya da daha daraltarak söyleyeyim, hiçbir iktidar icracısı hata yapmaz. Sadece iktidarın mantığını izleyerek gerekenleri yapar. Gereken ise, zoru dizginsiz bir şekilde kullanmaktır. Çünkü iktidar öyle bir şeydir ve öyle bir aşamaya gelir ki, o aşamadan sonra geri adım atması, hızla sonunu getirir. Peki, daha fazla zora başvurması onu kurtarır mı? O da kurtaramaz. Yani bir aşamadan sonra iktidar, geri basarak da, zora başvurarak da yıkılacaktır. İşte AKP iktidarı böyle bir eşiğe gelmiştir. Bu iktidarın baş icracısı Tayyip Erdoğan, bu yüzden hata yapmamakta, iktidarının ömrünü uzatabilmek için gerekeni yapmaktadır. Bu gereken de onu kurtaramayacak olsa bile.

Bu eşiği en iyi anlatan örnek Sovyetler Birliği’ndeki tek parti diktatörlüğüdür. Sovyetler Birliği’nin en son yöneticisi Gorbaçov iktidara geldiğinde önünde iki yol vardı. Ya kendinden öncekiler gibi zora başvuracaktı ya da rejimi yumuşatarak halka taviz verecekti. Gorbaçov eğer birinci yolu izleseydi yine yıkılacaktı. Çünkü halkın artık baskı rejimine tahammülü kalmamıştı. Gorbaçov ikinci yolu seçti. Yani yumuşama yolunu. Ama bu da onu kurtaramadı. Çünkü baskıdan yılmış halk yumuşamayı görünce iktidarın kalelerine daha bir cesaretle yüklendi ve Gorbaçov’la birlikte rejimi de kısa sürede yıktı.

Romanya’da Çavuşesko, “hatadan dönüp” diktatörlüğünü yumuşatsaydı, bir dakika bile iktidarda kalamazdı. Derhal devrilirdi. Sertliğe başvurmak onu kurtardı mı? Hayır. Sertlik, halk ayaklanmasını iyice tahrik etti ve yine yıkıldı. Yıkılma eşiğine gelen bir iktidar, hangi yolu izlerse izlesin yıkılacaktır. Bu yüzden bir hata değil, iktidarın demir kanunu söz konusudur. Bunun nasıl bir şey olduğunu görmek için, halen youtube’de bulunan, Çavuşesko’ya karşı ayaklanmanın başladığı büyük mitingi gösteren videoyu izlemek gerekir. İroniktir ki, bu mitingi Çavuşesko düzenlemişti. http://www.youtube.com/watch?v=TcRWiz1PhKU&list=PLGEN8qzjjLdkue1dIVT_FtPHfCjjDk0ae

Adnan Menderes, vatan cepheleri, tahkikat komisyonları kurarak sertlik politikası izlemek yoluyla hata yapmış gibi görünüyordu. Oysa ortada bir hata yoktu. Eğer bunları yapmayıp geri çekilseydi muhalefet dalgası onu yok edecekti. Bu yüzden sertlik politikası izleyerek hiç de hata yapmış değil, iktidarını yürütebilmek için gerekenleri yaptı ama bu da onu devrilmekten kurtaramadı. Bu eşiğe, iktidarın yıkılma eşiği diyelim.

Bir iktidar ne kadar büyük bir iktidar ve güç biriktirmişse o ölçüde de yıldırımları üzerine çeker ve karşısında tasavvur edilemeyecek kadar büyük bir muhalefet gücü birikmesine yol açar. Bunun tarihteki en tipik örneği Hitler iktidarıdır. Hitler, amaçlarına uygun olarak böyle büyük bir iktidar ve güç birikimi yaratarak aslında iktidarın yasalarının kölesi olmuştur. Geri adım attığı anda şahsi varlığı da dâhil olmak üzere param parça olurdu. Böyle bir hata yapmadı elbette ve kaçınılmaz olarak güç birikimini sürdürdü, azami ölçüde sert bir iktidar yarattı, yaratmak zorundaydı. Yani iktidarın yasalarına uymama hatası yapmadı ama bu hatayı yapmaması yine kaçınılmaz olarak kendi sonunu getirdi.

AKP iktidarının gücünün doruğunda böyle sert ve yaygın bir halk isyanıyla karşılaşması hiç de tesadüfi değildir. Diktatörler, büyük çoğunlukla halktan en sert karşılığı, güçlerinin ve iktidarlarının doruğundayken alırlar ve bu durum onları bir hayli şaşırtır.

Tayyip Erdoğan’ı da şaşırtan bu olmuştur. Ülke içindeki iktidarının doruğundayken, Ortadoğu ve Arap dünyasının liderliğine oynadığı, AKP toplantılarında kalabalık yalaka toplulukları tarafından Türkiye’nin kendisiyle “gurur duyduğu” sloganlarının atıldığı bir sırada olacak şey midir şimdi bu? Evet olacak şeydir. Çünkü aşırı güç birikimi kaçınılmaz olarak kendisinde bir kibre yol açmış ve fütursuzlaşmasına neden olmuştur. İktidarın doruğu insanın gözünü kamaştırıp kör, başını döndürüp sarhoş eder. İşte halk isyanı çok doğal olarak onu böyle bir ruh halindeyken yakalamıştır. Şimdi o, iktidarın gereğini yapacak ve bundan sonra daha da diktatörce önlemler alacaktır. Daha fazla polis, daha fazla gaz bombası, daha fazla tutuklama, iktidarın daha fazla temerküzleşmesi…

Elbette iktidarın halkı yumuşatma ve kandırma aygıtları da bu tekelci iktidarın emrindedir. Dört bir koldan halkı yumuşatmak, kandırmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Bu, bir aile içinde baskıcı babadan şikâyet eden çocuğu ikna edebilmek için annenin, ablanın, ağabeyin vb. devreye girmesine benzer. Baba sert tutumunu değiştirmez. Ama karısının ya da büyük çocuklarının baskı altındaki çocuğu ikna etmek için ona yumuşatma taktikleriyle yaklaşmalarına ses çıkartmaz. Hatta içten içe bunu onaylar da. Ama o, sert tutumunu hiç değiştirmez. Böylece iki kıskaç arasında kalan çocuk, yumuşakların ikna çabalarına boyun eğmek zorunda kalır. Ama unutmamak gerekir ki, baskı altındaki halk, bazen çocuk gibi hareket etse de, sonuç olarak çocuk değildir.

Yazının bundan sonraki aşamasında, içinde yaşadığımız şu somut devrim ve isyan koşullarında iktidar aygıtlarının yeni bir takım taktiklerini de tahlil etmekte fayda var diye düşünüyorum.

Büyük kitlesel isyan, bundan sonra da ilerleyerek, geri çekilerek, dalgalanarak devam edecektir. Sokak hareketleri zaman zaman duruluyor gibi gözükebilir ama toplum bir kalkışma trendine girmiştir ve bu trendin geri döndürülmesine imkân yoktur. İktidar makamları bunun ne kadar farkındadır bilemiyorum tabii ama iktidarın mantığına uygun olarak, gemiyi batmaktan kurtarmak için, yukarda sözünü ettiğim yumuşatma taktikleri de dâhil olmak üzere uzun ya da kısa vadeli olarak çeşitli taktikler uygulayacaklardır. Örneğin, görebildiğim kadarıyla, biber gazının etkili bir araç olmadığını, hatta kitleleri daha fazla sokağa döktüğünü ve hareketin büyük bir destek sağladığını görecek kadar akılları var. Bundan sonra bu yöntemden vazgeçeceklerini sanıyorum. Hatta bir süre polisin müdahale etmemesi çizgisi de izleyebilirler. Fakat bence esas planladıkları, bugünden yer yer uygulamaya koydukları (Ankara, İzmir, Bodrum), bir yandan yoğun bir gözaltına alma kampanyası (bunun biber gazından daha etkili olduğunu düşünmeye başladılar) ve daha önemlisi, kısmen sivil polislerden kısmen de AKP’li vigilantelerden (sözcük anlamı: ABD’de kanuni yetkisi olmadan kendi fikrine göre zorla düzen sağlamaya çalışan kimse. Bunlar yerel-sivil karşıdevrimcilerdir. 1965 yılındaki Dönüşüm olaylarında da AP gençlik kollarından ve Bozkurtlardan devşirdikleri böylesi unsurları kullanmışlardı) oluşan paramiliter grupları kullanıp ilk kez sokağa çıkan gençleri döverek yıldırmak ve tutuklayıp polise teslim etmektir. Bu noktaya çok dikkat edilmelidir. Bunlar, hatta bazen gösterici kılığında kalabalığın arasına karışmakta, göstericileri tespit edip sonra da tek tek avlamaktadırlar. Bu paramiliter gruplarla bundan sonra sık sık karşılaşacağız. Benim önerim, bunlara karşı, IWW (Dünya Endüstriyel İşçileri) örgütünün militanları wobblylerin yaptığı gibi, özsavunma grupları kurmaktır. Benim gördüğüm TV ve video manzaraları korkunçtu. Konak sahilinde oturan kızlara uygulanan vahşet gerçekten irkilticiydi. Bunların eline savunmasızca, kuş gibi düşmenin âlemi yok. Çok uyanık olmalıyız. Hatta daha iyisi, bu grupları tespit edip, baskın basanındır taktiğine uygun olarak, esaslı bir sopalamakta fayda var gibi geliyor bana.

Ne oldu? Geneldeki “centilmenlik” havasına pek uymadı galiba önerim.

Gün Zileli
2 Haziran 2013
(1) gunzileli.com
(2) gunzileli.com
(3) gunzileli.com