Evrensel: Occupy’dan Gezi’ye bir sosyal(ist) ağ ihtiyacı – Sarphan Uzunoğlu

Sosyal medya kavramı, oldukça tartışmalı bir kavram. Sosyal, toplumsal kelimesinin tek başına taşıdığı kelime anlamının yanı sıra, bir medyanın ‘sosyal’ olmama halinin nasıl gerçekleşebileceği gibi basit bir soru ile dahi bunu algılamak mümkün. Keza Goebbels’in sinemayı kullanış biçiminin sosyal bir aracı (medium) kullanmak olmadığını kim söyleyebilir? Peki biz, hele ki son dönemde elleri Facebook tarafından ‘bağlanmışlar’ olarak, siyasi varlığımızın dijital güvencesi gibi baktığımız bu alanın bize ‘sırt çevirmesine’ şaşırmak dışında ne yapabiliriz ve daha önemlisi şaşırmalı mıyız?

facebook

Cevap net: Böyle bir konuda şaşırmak gibi bir lüksümüz yok. Şirket-devlet ortaklığını ve hatta sokak ortasında cinayet işlemeyi ‘alışkanlık’ haline getirmiş bir iktidar geleneğine sahip bir ülkede Facebook’ta paylaştığımız birçok yorum, fotoğraf, haber ve bağlantının halihazırda denetlendiğini birçok sefer görmüştük. Başbakan’a ilişkin ifadeleri nedeniyle görevlerinden alınan kamu çalışanlarından, tatil günlerinde rakı içtikleri için Akit Gazetesi’nce hedef gösterilen öğretmenlere Facebook’un yurttaş için de, tüketici için de, çalışan için de ‘güvenceli’ bir ortam olmadığını biliyorduk. Her ne kadar Ezgi Başaran gibi kimi gazeteciler bunu ‘yüzyılın şoku’ kıvamında dile getirseler, BDP ve Ötekilerin Postası gibi organizasyonların sayfalarının kapanması ‘tarihsel bir kırılma’ gibi aktarılsa da Türkiye’de ‘ofis açmış’ bir firmadan duvarlarına vergi levhası asmış herhangi bir esnaftan daha fazla ‘hassasiyet’ bekleyemezdik. Tıpkı 2004 sonrası ticarileşen ve sunucuları Türkiye’de barındırıp Türkiye’de para kazanmasıyla birlikte siyasal özerkliğini yitiren Ekşi Sözlük’ün ‘vakti gelince’ anonim olduklarını sanan kullanıcılarının IP’lerini dağıtmış olması gibi, bunlar zaten internet ortamında halihazırda çoktan tartışılmış mevzulardı ve bu tartışmaları tüketmeye çalışmak oldukça anlamsızdı.

KAPİTALİST SOSYAL AĞLA YÜZLEŞME

Bugün önümüzdeki tablo ise ‘fanları’ bulunan birçok engellenmiş yurttaş gazeteciliği projesinin yanı  sıra muhalefetin meclisteki demokratik yüzü olan BDP’nin dahi Facebook’ta hesap barındıramadığını gösteriyor. Gerçi Facebook’un Kürtlere ve demokratik örgütlenmelere karşı özellikle bu grupların hesapları hacklendiğinde aldığı düşmanca tutum herkesin malumuydu; ancak kitlenin bu ‘araçları’ kullanması vesilesiyle 2007’den bu yana Türkiye’de özellikle Kürtlere uyguladığı yaptırımlar Rojava ve Gezi ile iyice görünür oldu.

İŞGAL HAREKETİ NELER SÖYLÜYOR?

Böyle bir noktada bizim Facebook ve Twitter karşısındaki ‘zayıflığımıza’ da değinmek şart. Örneğin küreselleşen ‘Occupy’ hareketi açısından bakıldığında occupythecomms.cc gibi Facebook’un sunduğu olanaklarla WordPress’in bileşenlerine benzer kimi olanaklarını birleştiren bir ağın yaratılabilmiş olduğunu görüyoruz. Bu ağın içerisinde ‘kimliklerini kısmen de olsa anonim tutulabilen bireyler’ (elbette birçok başka yazılım desteği de olması sayesinde) beraber iş planı hazırlamaktan, sohbet etmeye birçok şeyi ‘devletlilerin’ eline sunulan kayıtlar olmadan yapabiliyorlar. Elbette occupycomm.cc gibi projeler hiçbirimizi ‘devlet gözetiminden’ azade kılmıyor ama sermayenin eline bakmadan kendi ‘sosyal ağımızı’ yaratmak adına büyük önem taşıyor. Tabii ki occupycomm.cc birçok projeden yalnızca biri. Örneğin Diaspora olarak bilinen ağ1 ve Gezi katılımcıları tarafından kurulmakta olan Parklar Bizim gibi projeleri düşündüğümüzde bu deneyimlerin gelişeceği ve artacağını söylemek mümkün. Tabii iletişimsel pratiğin böylesine ‘yatay’ bir biçimde gerçekleşmesi bizi Castells’in bahsettiği ‘ağ toplumu’ içerisinde Raymond Williams gibi düşünürlerin işaret ettiği o mücadele alanında yeni bir ağa kavuştururken bu ağ hegemonya içinde mücadele adına büyük fırsatlar sunuyor. Peki ya bu tür ağ oluşumları örgütlerin ‘iç hukuklarına’ nasıl yansıyabilir? Bilindiği üzere mevcut siyasal pratiklerimiz Gezi’den sonra içlerinde oldukları kimi erozyonvari süreçleri algılamak zorunda kaldılar. Bu bizim için bir kazanım olmakla birlikte Gezi’den sonra siyasetin eskisi gibi olamayacağını dolayısıyla iletişimsiz bir siyaset düşünülemeyeceğinden iletişimin de eskisi gibi kalamayacağını gösterdi. Bu bağlamda antikapitalist bir perspektifle ‘şirketlerce şişirilmemiş’ ve işgal edilmemiş bir ağ pratiği elde etmenin her ne kadar ‘gözetimden’ bizi azade etmeyeceğini bilsek de bu ağ içerisinde en azından kendi ilişkilerimizi demokratikleştirecek ve üstelik sansüre uğramayacak bir birliktelik kurabileceğimiz ortada.

BİR ALTERNATİF İÇİN

İşte bu noktada ‘’kendin yap’’ diyenler olarak, çoğunlukla markalara ve kurumsal kimliklere hitap eden sosyal ağların yerine kendi ortak paydalarımızı koyarak dahil olma zorunluluğu olmadan üretebiliriz. Tabii bu partiler için bir risk de arz ediyor. Keza Facebook da dahil olmak üzere birçok alanda partilerin yönlendiriciliğinin sokak hareketinden daha düşük olduğu ortada; ama partinin en azından bir ‘yol gösterici’ olarak kendi kullanıcılarını demokratik, antikapitalist, işgal hareketlerince deneyimlenmiş bir alana çağıracak olması tek başına şu an elimizden gelecek en ilerici şey gibi görünüyor. Elbette bu yeni alanın da partilerin ‘demokratik’ karakterlerine uygun ve etik çerçeveleri dikkate alır biçimde tasarlanması şart; ancak bu tamamıyla başka bir yazının konusu olmakla birlikte, yeni medyada gidilecek çok uzun bir yolumuz olduğunun da açık kanıtı.

1 http://joindiaspora.com

* Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya YL Bursiyeri

Sarphan Uzunoğlu
25 Ağustos 2013
Haberin kaynağı için tıklayınız; evrensel.net