Dolmabahçe polis şiddeti görüntülerinin marjinal çapulcusu: Neden orada düşen son adamdım – Selçuk Uygur

Herkese merhaba,

Dolmabahçe’deki 2 Haziran pazar gecesini 3 Haziran pazartesine bağlayan gece youtube’da “Dolmabahçe Polis Şiddeti” adı altında kayıt altına alınan, Dolmabahçe çatışmalarında “Billboard Direnişi”nden sonra polis tarafından linç edilen kişi olarak, olayları kendi gözümden anlatmayı arzu ettim. Yalnızca aksiyonunu merak eden yazının Olay Anı kısmını okuyarak geçebilir… (Ellerinde o geceye dair resim, görüntü vb, olanlar selcukuygur89@gmail.com adresine ulaştırırsa çok memnun olurum.)

Linç kaydı (700.000 Kişinin İzlediği Video 10 Gün Sonra Youtube’da Yayından Kaldırıldığından Link Değişmiştir):

http://www.youtube.com/watch?v=vJ38HGXisoY&feature=youtu.be

https://www.facebook.com/photo.php?v=10151636658709551

İlkyardım kaydı:

http://www.youtube.com/watch?v=yuBbhfT_Qm0

Yaralı Almak İçin Caddenin Ortasında Uğraşırken Polis Tarafından Üzerimize Ateş Açılması:

http://www.youtube.com/watch?v=cBRvIAnHAF4&feature=youtu.be&t=3m43s

TOMA’nın Billboard’u yıkma çabaları (İlk kayıt 0.50′ye kadar, ikincisi 1.20′den itibaren):

http://www.youtube.com/watch?v=iBosZQ2m5BY

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Vt-owfmoCvo

Linç kaydında yalnızca çizgili şort, converse ve çantam göründüğünden; hâla bu video’nun başka ülke ve zamana ait olduğunu söyleyenler için resimleri de altta veriyorum:

kiyafet01kiyafet02

kiyafet03

Yazıyı, “Kimim?”, “Neden Orada Düşen Son Adamdım – Olay Anı…”, ve “Olan Biten Üzerine Düşüncelerim” olarak dört bölümde ve görece son derece özetle toparlayacağım. İki gün önce kafa travması geçirmiş olduğum ve vücuduma 30 kadar polisin toplamda iki dakika süren darbeleri sonucu 40 kadar dikiş atıldığından, sürç-i lisan ihtimaline karşı şimdiden özür diliyorum.

Kim Bu Marjinal Çapulcu?

İnanması güç ama, yorumlarda iddia edildiğinin aksine örgüt üyesi, bir parti fanatiği, ya da profesyonel provakatör değilim. Aksine, emniyetteki arkadaşların da halihazırda araştırdıklarına çoktan emin olduğum üzere, bu 24 yıllık hayatımda katıldığım ilk eylem ve sabıkamdır. Bütün görüntülerden de anlaşılabileceği üzere, hiçbir kamu malı ya da polise zarar vermiş değilim. Basketbol şortuyla, t-shirt’le gitmişim zaten; yani tek amaç etrafta hızlıca koşturarak insanlara yardım götürebilmek, gaz bombalarını yakalayarak insanlardan uzağa savurmak… Yoksulluk içinde büyümüş Türk kökenli bir halk çocuğu olarak bu meşrutiyetine yürekten inandığım ve arkasındaki liderin yalnızca “halk” olduğu ilk toplumsal olaydı. Zirâ kendini bir “edebiyatçı” olarak tanımlayan bir İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu olarak, zamanımın 10′da 9′unu okuyarak, yazarak ve editoryal işler yaparak geçiriyorum; kedimi seviyorum; mahalledeki hayvanları besliyorum; çalışırken çağı geçmiş klasik müzik Marin Marais, antremanlarımdaysa metal vb, dinliyorum. Tam anlamıyla sessiz ve sıkıcı bir adamım, kendime bile katlanamıyorum. Bırakın kitlesel eylemciliği, içinde bulunduğum ortamda 7-8 kişiden fazla varsa koşarak kaçmak istiyorum…

Neden ve Nasıl Orada Düşen Son Adamdım

Hem hobi, hem de 1 sene Floransa’da siyaset yüksek lisansı yapmış olmamdan ötürü yaşanan toplumsal olaylar ile ilgili bir mantık piramidi ve doğru orantılı bir literatüre sahip olmama rağmen, bunu terminoloji ve uzun laflar yerine üç maddede basitçe açıklayacağım: Geride kalan son kamusal alanların sermayeye peşkeşi, her ne kadar düşüncelerinin bir kısmı ile taban tabana zıt olsam da bu ülkenin bir milletvekili olan Sırrı Süreyya Önder’in polis tarafından kapsül ile vurulması, Recep Tayyip’in üçüncü köprünün temel atımında “Siz ne yaparsanız yapın, kararı verdik” demeci = Rant – Halkı Öldürmeye ve Yaralamaya Teşebbüs – Diktatorya .

Protestolara 31 Mayıs Cuma günü akşamı saat 20.00′de Taksim’de katıldım. Tam bir çaylaktım, ilk defa iştirak ettiğim bir protestoda arka saflarda olan biteni gözlemledim. Bir-iki slogana eşlik ettim, arka saflara düşen bir gaz bombasından etkilenerek “milli” oldum. Bu zamana kadar sadece teorik çalışmalar yapmış biri olarak gözlemlerim ve yorumlarımı çıkardıktan sonra eve döndüm; hâla çekimserdim. Ertesi gün, 1 Haziran, yargının Kültür Bakanlığı’nın savunması alınana kadar ki yıkım iptal kararı ve polisin Taksim’den çekilişini öğrendim. Yeniden Taksim’e gittim, insanların eğlencesine ve parkın şimdilik güvence alınmasına mutlu oldum, sevindim. Beşiktaş’tan çatışma haberleri gelince, hemen kameramı alıp oraya koştum. Gördüklerim beni şoke etti, etraf bir iç savaştaymışçasına yakılmış, yıkılmıştı. Stalingrad ve Berlin muharebelerini aratmayacak biçimde sokak sokak barikatlar, devrilmiş ve yanmış arabalar, binlerce gösterici vardı. Polisin uyguladığı şiddete ve bir kesim insanın çığırından çıkmış vandalizmine de (sokak lambalarının patlatılması gibi) ilk o gün tanık oldum. Elbette kulağımıza çalınan duyumlar vardı ama o güne kadar polisin öldürmek ve sakatlamak için kapsülleri 45′derecelik açı yerine doğrudan insanların boşalttığını, plastik mermiler ile insanların kafalarını parçalandığını ve gözlerinin çıkardığını gözlerimle gördüm, öğrendim.  Ön saflarda yalnızca fotoğraf çektim, lâkin polisin uygulandığı şiddet içimde tarifi güç bir öfke yarattı. Polis, kendi halkına düşmanıymışçasına saldırıyor, kendisine ölümcül bir zarar verecek hiçbir şey yapmayan, molotof kokteyli gibi hiçbir ölümle sonuçlanması mümkün araç kullanmayan göstericilere tarumar etmek için çabalıyordu. Geç saate kadar olan biteni gözlemledim, kayıt altına aldım ve insanlar ile konuştum. Gecenin 04.00′ünde eve iştirak ettim.

Olay Anı:

Artık 2 Haziran olmuştu, lâkin gördüklerim karşısında öfkeden uyuyamadım. Öğlen vakitlerinde görevi halkını korumak olan polisten halkı korumak için bir gaz maskesi, gazları kalabalığın ortasından uzaklaştırmak için bir çift eldiven ve insanlara yardım edebilmek için bol miktarda ilaç stoklayarak akşam vakti Beşiktaş’a vardım. Kadıköy’den vapuru kullanırken yaşlı bir teyzenin “Oğlum, ben Taksimliyim. Parkın anlamı benim için büyük, Allah sizden razı olsun” demesi bile yeterliydi.  Dolmabahçe’ye vardığımda olaylar başlamak üzereydi. Saat kulesi tarafında onbinlerce direnişçi, karşılarındaki polis ile çatışıyordu. Ön saflara geçtim, hazırlıklıydım. Gaz maskem sayesinde ön saflarda çekilmeden durabiliyor, eldivenlerim sayesinde insanların yanına düşen biber gazı bombalarını uzaklaştırabiliyordum. Yanımdaki insanlara o telaş esnasında verebildiğimce ilaç verdim, zirâ 60 yaşındaki amca bile gözleri kan çanağı içinde, ayağından plastik mermi ile vurulmuş, hala ön saflarda polise “Katiller! Barbarlar!” diye bağırabilmek adına canını tehlikeye atıyordu. İki saat kadar süren bir ileri geri kovalamacasında, yakalayabildiğim gaz bombalarını insanlardan uzaklaştırarak ve elimden gelenlere ilaç ve omuz vererek yardımcı olarak mücadele ettim. Ta ki, 15 kişi söktüğü büyük bir billboard’ı ön saflara taşıyıp o billboard ile insanları katletmek için gelen yüzlerce plastik mermi ve gaz bombasına karşı korumak için ileri taşıyana kadar.

billboard

Billboard’ın arkasındakilerden biri “Kuvvetli ve gaz maskesi olan kim varsa gelsin, milleti mermi ve gazlardan koruyacağız!” diyerek feryat etti. Ağırlık çalıştığımdan ötürü bedenen kuvvetliydim, 1.87 boyum da vardı, gaz maskem de duruma elverişliydi. Etraflarda feryat figan boğulan, vurulan, yere yığılan yüzlerce insanı gördüğümden, billboard ile kalkan olma fikri son derece akla yatkındı. Hemen arkasına geçerek ortadaki demirin altından sağ kolumu kenetledim. Yanımdaki adamlardan çoğu da Çarşı grubundan güçlü kuvvetli kişiler olduğundan, adeta Spartalı bir Phalanx birliği gibi billboard’ı polisler ve TOMA ile insanların arasına ilerleterek sabitledik. Polisler öfkelendi, billboard’a yüzlerce mermi yağdırmaya başladı. Lâkin billboard’ın dış kısmı şaşırtıcı derecede dayanıklı olduğundan, plastik mermiler hiçbir şekilde etki etmiyor, sekerek geri tepiyordu. O esnada insanlar arkadan koşarak yaralıları toparlamaya başladı, on binlerce insana bir sevinç hakim oldu. Fakat bu hareketler polisleri kudurttu, TOMA billboard’a şiddetle su sıkmaya başladı, sağ bacaklarımızı anlaşmış gibi billboard’ın altına sabitledik. Polis iyice kudurdu, onlarca gaz bombası üzerimize yağmaya başladı. Görüşümüzü yitirmeye başladık, ancak arkamızdaki insanların güvenliği bizimkinden daha önemliydi. Bu esnada TOMA şiddetini arttırdı, billboard dört-beş defa havaya kalktı, nasıl bir güç ile yaptık bilmiyorum ama o devasa metal parçasını tekrar yere indirerek sabitlemeye başardık. Ancak bu şekilde 1 saat kadar direndikten sonra, bir gaz yağmuru başladı. Sanıyorum ki, aynı anda 35-40 kapsülü bizim durduğumuz yere fırlattılar, bu esnada plastik mermiler de şiddetini arttırarak bir sağanak yağmur gibi vurmaya başladı. Yedi sekiz kişi o an billboard’ı terk etti. Geriye baktığımda eylemcilerin bizden çok, ama çok 350-400 metre kadar geriye çekildiklerini gördüm. Çocukları uyardım, “İnsanları koruduk, çekildiler! Durursak gebereceğiz, aptallık etmeyin!” diye bağırdım. O esnada tam yanımdaki kırmızı t-shirt’lü “Çarşı”lı bir çocuk, “Bırakamayız, biz çekilirsek herifleri gebertirler!” diye bağırdı. Çocukla göz göze geldik. O Billboard’ın arkasında bir buçuk saattir kim bilir kaç insanı yaralanmaktan kurtarmıştık; gerzeklik, salaklık, aptallık ve dangalaklık olduğunu bilmeme rağmen, geriye kalmış üç çocuğu bırakamadım. Beraber başlamıştık, beraber bitirecektik, şereflice başlamış ve aptalca bitecek olsa bile. Nihayetinde elbet, dört kişi o devasa demiri taşımaktan kaslarımız boşalmaya başladı, plastik mermi, gaz ve su baskısı arttı; ve öteki gençler anlaşmış gibi bir anda billboard’ı atınca, çıldırmışçasına üzerime saldıran bütün bir polis bölüğüyle bir arada kaldım, göz göze geldim. Sanki o an zaman musluktan düşmekte zorlanan bir su damlasıymışçasına yavaşladı ve havada asılı kaldı.  İki tanesi üzerime atıldı, boğuşa boğuşa kaçmaya çalışırken, bir tanesi sağ koluma çöktü, lakin dengesiz geldiği için onu savurmam sonucu düştü (0.36′da bana hırsla tokat atmaya devam etmesinin sebebi bu). Kalan ikisini sürükleye sürükleye kaçmaya çabalarken, savurduğum üçüncü yeniden üzerime bindi; üç kişiye karşı 1 kişi 30 saniye kadar ileri geri yuvarlandıktan sonra bir dördüncü arkamdan gelerek gaz maskemi geriye çekti. O esnada görüşümü yitirdim, gaz içeri girdi, soluğum kesildi ve tekme tokat aşağı indirildim. Gözlerimi kapattım ve bükülerek kırk saniye kadar yerde aralıksız dayak yedim, geri kalanıysa malumunuz, kayıtta mevcut. Ağır silahlı bir saldırıya karşı, silahsız, pasif bir direniş. Sonuç: Kafa Travması, bacakta ve kafada onlarca yarık ve dikiş, açılmış bir kaş, vücudun her yerinde darp izleri ve insanları korumuş olma duygusunun pırıl pırıl ettiği tertemiz bir vicdan.

Şu An Ne Düşünüyorum? Ve Dürüstlükten Şaşmamak: Bir Polise Teşekkür

Eğer sporcu olmasaydım ve bunca mücadele ve dayağın ardından, kan ile kapanmış gözlerim, yarılmış bacağım ve kafam ile 250 metre kadar tökezleyerek yürüyebilecek gücü bulamasaydım ve Valide Sultan Camii revir haline getirilmemiş olsaydı, herhalde kan kaybından ötürü şu an Türkiye’de hayatını kaybetmiş kişilerden biriydim. Bu yüzden öncelikle Tanrı’ya müteşekkirim. Ve Sezar’ın hakkı Sezarâ, kaydın sonunda copuyla bana “Git buradan!” diyen polis beni sonlara doğru beni vandallardan korumaya çalıştı. Belki kafamdan fışkıran kan gaz maskemden içeri sızıp da camını kana boyayınca öleceğimden ve başınıza iş açılacağından endişe ettin, belki de yalnızca vicdanın el vermedi; lâkin önemli değil. Adını asla öğrenemeyeceğimi bilsem de sana teşekkür ediyorum; zirâ ben oraya sana zarar vermek için gelmedim, sen de bana zarar vermediğin için saol. Yanındakiler de senin gibi olabilseydi; o zaman bu ülke bunları yaşamak mecburiyetinde kalmaz, fikirlerimiz ayrı da olsa, bu ülkeye daha iyisini verebilmek için yükü birlikte sırtlanıyor olurduk .

İkincisi oradaki insanlara: Sağlam durun, stratejik düşünün. Polise saldırmayın, asla kamu malına zarar vermeyin, amaçsızca alkol alıp, gereksizce ateş yakmayın. Ama polis saldırdığında da en ön saflarda sizi korumaya çalışanların olduğunu unutmayın, onlara yardımcı olun. Unutmayın, burada amaç hükümet devirmek değil; demokrasi sandık dışında aranmaz.

Üçüncüsü ve son olarak başından beri istediğim tek şey, Çevik Kuvvet’in halkı katletmekten vazgeçmesi ve hükümetin kabul edilemez tavrı sebebiyle bir özür dilemesiydi ki halk ve insan onuru tazelensin. Cumhurbaşkanı ve çeşitli üst düzey AKP’li yöneticilerin bugünkü açıklamalarına bakılırsa işler sonunda normalleşecek gibi duruyor, o yüzden sakin olmakta ve provakasyona gelmemekte yarar var.  Bu zamana kadar saldıran tarafın ağırlıkla polis olduğunu gözlemlemekle beraber, size saldırmayan polise saldırmak konusunda heves gösteren kişiler de provakatördür; bunlara dikkat edin; zira amaç uzlaşmak, savaşmak değil. Ve Beşiktaş’ı kanıyla boyayan biri olarak insanlardan arzu ettiğim tek bir şey var: Lütfen, samimiyetimizle, ve samimiyetimizle tek kavgamızın demokrasi olduğunu ve demokrasinin “Biz kararı verdik, ne yaparsanız yapın yapacağız!”dan mütevellit bir biat rejimi değil, her konuda halkın ve kamuoyunun aktif katılımını ve sesini gerektiren bir özgürlük rejimi olduğunu unutmayın; iki tarafın da “Asarım, keserim”ine boyun eğmeyin. Biz buna karşı durduk, kanımız ve canımızla baskı ve zorlamaya geçit vermedik. Umuyorum ki, sermayenin, vatain haini politikacıların ve onların paralı askerlerinin kanlı dişlerinin arasından (tercihen uzlaşarak) yeşilimizi kurtaracağız. Unutmayın: “Cowards die many times before their deaths, the valiant never taste of death but once (Julius Caesar (ii, ii, 32-37).

Ufak bir not: Şu an Taksim’i fethetmişler havası yaratan, belli bir ideolojinin taraftarları Taksim için alkol tüketimi dışında pek bir şey yapmış değiller; işin yükü Dolmabahçe’deki on binlerce bağımsız ve bir siyasi ideoloji ve parti ile ilişiği olmayan insanlarındı. Ambulansın arkasındaki taksi olma çabasına dikkat.

Sevgiler

yara01 yara02 yara03 yara04 yara05 yara06 yara07

Selçuk Uygur
4 Haziran 2013
Kaynak; selcukuygur.com

    This post is also available in: İngilizce