Radikal: Direniş mutsuzluğun panzehiri olabilir mi? – Mert Büyükkarabacak

Gezi direnişiyle özne olduk, kendi hayatlarımızın sahibi haline geldik, korkularımız tarafından yönlendirilmekten kurtulduk. Kendimizi ve içinde yaşadığımız ilişkiler ağının ne olduğunu bilir hale geldik. Aslında zaten bildiklerimiz bir bütün içinde anlam kazandı ve ayağa kalktık.

agac

Fotoğraf sosyal medyadan alınmıştır

Gezi direnişinin en büyük başarılarından biri forumlarda yapılan konuşmalardan birisine şöyle yansıdı: “30 yaşındayım ama sadece 22 gündür yaşıyorum.” Bu samimi konuşmacının duygularını aslında direnişe katılan birçok insan paylaşıyor. “Bugünleri de gördük, artık ölsem de gam yemem” diyen o kadar çok insanla konuştum ki… Bir toplumsal hareketin bireylerin ruh haline böylesine yansıması nasıl açıklanabilir?

Gezi Parkı direnişi sadece ceberut bir zihniyete karşı bir ayaklanma olarak okunamaz. Aslında direnişçiler büyük oranda kendi hayatlarına karşı da isyan ettiler. Bu hayatın en temel öğesi ise yalnızlaşma idi. Neo-liberalizmin merhum kraliçesi Margaret Thatcher malum politikaları uygulamak için gerekli zihinsel iklimi yaratmaya çalıştığı günlerde çok önemli bir şey söylemişti:

“Toplum diye bir şey yoktur!” İnsanlığın ve dünyanın son 40 yılını çalan hikayelerin tamamı, tam da bu noktadan patladı. İnsanlığın kolektif davranabilme yeteneğine muazzam bir saldırı gerçekleşti. Bu saldırı askeri darbelerle politik, postmodernizmle felsefi, neoliberalizmle ideolojik, özelleştirmeler ve güvencesizleştirme ile ekonomik veçheler olarak karşımıza çıktı. Bu saldırıların tek amacı kolektif olanı parçalamaktı. Bireyleşme değil, bireyselleşme dayatıldı. Polisin 1 Mayıslarda üç kişilik gruplara saldırması gibi her türlü bir araya geliş ve karşılıklı güven ilişkisi geliştirme ihtimali ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Ve kabul etmek gerekir ki, büyük oranda başarı da kazanıldı. İnsanlar başarı tanrısının peşinde koşarak hayatlarını piyasaların isteğine uygun bir biçimde tanzim etmeye çalıştılar. Prezantabl olma gayretine girdiler, rekabet ettiler, aşırı çalıştılar, kimseye güvenmediler. Ve ortaya sonuç olarak ortaya “Walking Dead”deki gibi bir Zombiler cehennemi çıktı. Tüm yaşam enerjisini yitirmiş, nerede yanlış yaptığını anlayamayan, onca gayretine rağmen bir türlü mutlu olamayan, başarının ve paranın aslında ruhlarda oluşan oyukları bir türlü dolduramadığını kendisine bile itiraf edemeyen, aşk fantezilerini bile vampirler üzerinden kuran, yabancılaşmanın acısını antidepresanlarla dindirmeye çalışan bir eğitimli orta sınıf heyulası…

Mutsuzluktan kırılmak

Bu yıkımın sebebi, kapitalizmin dayattıklarının insanın kaldırabileceğinden çok daha fazlasını içermesidir. İnsan doğası gereği kolektif bir canlıdır. İlk insanlar fiziksel olarak zayıf olmalarına rağmen birliktelikleri sayesinde ayakta kalabilmişlerdir. İnsan kendisini güven ilişkileri içerisinde ancak güvence altında hissedebilir. Vücutlarımız nasıl kent yaşamına ve kapitalizmin tüketim kalıplarına uyum sağlayamadığı için obezite sınavına çekiliyorsa ruhlarımız da artık bu yalnız olma hissinin yükünü taşıyamıyor. Mutsuzluktan kırılıyoruz.

İtalyan Marksist Gramsci alt sınıfların doğal halinin tutarsızlık, uyumsuzluk ve parçalanma olduğunu vurgulamıştı. İktidar sahipleri alt sınıfların bu parçalanma halini süreklileştirmek için sürekli bir hegemonya mücadelesi yürütüyorlar ve muhtemel karşıt hegemonya odaklarını imha etmeye çalışıyorlar. Alt sınıflar bir iç tutarlılık ve bir örgütlenme yaratmaya çalıştıkça yukarıdakiler bunu dağıtmaya çalışıyorlar. Gramsci, alt sınıfların ancak kendilerini bilmeleri durumunda hegemonik olabileceklerini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Kendini bilmek demek kendin olmaktır, kendinin efendisi olmaktır, kendini bir kaos halinden kurtarmaktır, bir tutarlılık unsuru olarak var olmaktır- ama bir hedef için mücadele eden kişinin kendi disiplini ve kendi tutarlılığı olarak.”

Sağaltıcı kamusallık

İşte Gezi direnişi hepimiz için kendimizin, ne yaşadığımızın farkına varmamızı sağlayan bir karşıt hegemonya odağı haline geldi. Hayatlarımızı sadeleştirdi. Bizleri saflaştırdı ve bir araya getirdi. Gündelik yaşamın kolektifi parçalama etkenlerini etkisiz hale getirdi. Hepimiz bir bütünün parçası olduğumuzda kendimizi özne gibi hissedebildiğimiz fark ettik. Özne olduk, kendi hayatlarımızın sahibi haline geldik, korkularımız tarafından yönlendirilmekten kurtulduk. Kendimizi ve içinde yaşadığımız ilişkiler ağının ne olduğunu bilir hale geldik. Aslında zaten bildiklerimiz bir bütün içinde anlam kazandı ve ayağa kalktık. Toplum ayağa kalkınca bizler de kendimizi hissedebilmeye başladık. Bu hissi yeniden tadabilmek için her fırsatta iş çıkışı Gezi’ye koştuk. Hayatta olmak ile yaşamanın farkını idrak ettik.
Bir daha aynı anafora kapılmamak ve kendi hayatlarımızın iplerini elden kaçırmamak için el birliğiyle yarattığımız “bir başka siyasete” ve “sağaltıcı kamusallığımıza” dört elle sahip çıkalım.

Mert Büyükkarabacak
28 Haziran 2013
Haberin kaynağı için tıklayınız; radikal.com.tr