Birikim: Can değeri – Tanıl Bora

ali-ismail

Ahmet Atakan, 23 yaşında, 9 Eylül günü Antakya’da, ODTÜ’deki polis müdahalesini protesto gösterileri sırasında hayatını kaybetti. Önce polisin gaz bombası kapsülüyle vurulduğu söylendi, sonra mülkî makamlar (Mülk’ün makamları) duvardan düşerek öldüğünü açıkladılar.

Mülkî makamların, Gezi protestoları sırasında Eskişehir’de öldürülen Ali İsmail Korkmaz hakkında da “arkadaşları tarafından öldürülmüş olabilir” dediğini hatırlayanlar, buna inanmadılar. Bilirkişi raporları Atakan’ın ölüm nedeninin muhtemelen düşmeye bağlı olduğunu ortaya koyunca, mülkî makamlarla beraber iktidar yanlısı medya da memnun oldu. “Gezi’cilerin”, protesto eylemlerinin mücavir alanında gerçekleşen herhangi bir kalp krizini bile –“sözde” saydıkları– polis şiddetine karşı kampanyaya malzeme ettikleri tezviratına malzeme ettiler bu olayı.

Oysa Ahmet Atakan, “laboratuvar koşullarında” değil, polisin her protesto gösterisini şedit bir şekilde dağıtırken ortalığı yangın yerine çeviren kesif gaz bombardımanı koşullarında düşmüştü duvardan. 23 yaşındaki bu insan, artık vatandaşlık bilgisinin bir parçası haline gelen akrep-TOMA-biber gazının yarattığı “terör ortamında” ölmüştü. Polis, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 13 Eylül’deki açıklamasında belirttiği gibi, adeta bütün toplumun üzerine sis bombası atarak, gerçekte neler olup bittiğine dair bilgilenme hakkından da yoksun bırakıyordu.

Haziran’daki Gezi isyanı sırasında polis-vatandaş işbirliğiyle linç edilen Ali İsmail Korkmaz’ın (19), göstericilerin arasına hızla dalan bir otomobilin çarpmasıyla ölen Mehmet Ayvalıtaş’ın (20), bir polisin yakın mesafeden ateşlediği tabancadan çıkan kurşunla öldürülen Ethem Sarısülük’ün (26), başına aldığı darbelerle can veren Abdullah Can Cömert’in (22) ölümleri de hafifletilmeye, kazaya bağlanmaya, hatta Korkmaz ve Sarısülük’ün durumun da ilk aşamada tümüyle maktuller suçlandırılmaya kalkışılmamış mıydı? Melih Gökçek, tam Sarısülük’ün öldürüldüğü yere “Ankara sizinle gurur duyuyor” diye polise teşekkür pankartı astırmamış mıydı?

İktidara bağlı medyada ve sadık kamuoyunda, Ahmet Atakan’ın ölümünü de, katıldığı gösteride “Allaha, peygambere küfredildiği” iddiasıyla hak görenler oldu. Youtube’da bu konuda utanç verici hakaretler okuyabilirsiniz. 21 Eylül itibarıyla 10 en beğenilen yorum statüsünde şu sözler yer alıyordu: “Ulan orospu evladı sen damdan düşmeseydin keşke…seni kazzığa oturtup cayır cayır yaksalardı evlaydı…”

İktidar mahfillerinde, can kaybının ne olursa olsun üzülünecek şey olduğunu söyleyenler var elbette. Bunu şüphesiz “samimiyetle” söyleyenler de var. Onların da ‘dikkati’ çoğun, yiten canların değerini görelileştiren etkenlere kayıyor. Birisi, “Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak isteyen” provokatörlerin, bu emellerine ulaşmak için kurban sayısını yüksek göstermeye, aslında doğrudan doğruya kurban sayısını artırmaya çalıştığına işaret ediyorlar. Polisin kurban sayısının artmasındaki rolüne, bu analizlerde en fazla “bağımlı değişken” payı ayrılıyor. Bir de, Türkiye’de öldürülen protestocuları, Suriye ve Mısır’daki kitlesel can kayıplarıyla tartmaktan geri duramıyorlar. Bu tartıya, bazen harlayıp sönen “ah keşke” alevinin de yüzünüzü yaladığı, “Türkiye’de gerçekten/söylendiği gibi diktatörlük olsaydı…” ağırlığının da ilave edildiği oluyor.

“90’larda olsaydı…” gerekçesi de var biliyorsunuz. Evet, ’90’lar, devletin öldürme yetkisini geniş serbestî içinde kullandığı bir dönemdi. “Teröristlerin” ölü bedenlerine “leş” denen, onların ve askerlerin kayıplarının iki haneli, üç haneli, dört haneli rakamlarla anıldığı, Kürt sivillerin sürek avına tabi olduğu bir dönemdi.

Tam da Gezi isyanının son günlerinde, Lice karakol inşaatı protestosunda Medeni Yıldırım’ın öldürülmesi (18), tekrar hatırlatmamış mıydı o ‘devri’? Roboski/Uludere, bu ölüm rejiminin sarsıcı bir tekrarı değil miydi? “Zaten kaçakçı” diye suçlandırılan; en şefkatli yaklaşımla, anti-terör teknolojisi nazarında teröristten ayırt edilmesi müşkül olduğu için ‘araya gittiği’ söylenen Roboskililer, değersiz yaşam statüsünün ’90’larda kalmamış, daimî bir statü olduğunu düşündürmediler mi bize? Yası tutulmayacak, hesabı verilmeyecek, olsa olsa sayı hesabı tutulabilir, rakamlaşmış, değersiz canlardı onlar.

Büyük çoğunluğu Kürt illerinde ortaya çıkan toplu mezarların, özellikle Kürt halkının maruz kaldığı zorla kaybetmelerin peşine düşmenin, bunun için büyük önemi var. Bu vakalar, özellikle Kürtlere ‘tanınan’ değersiz yaşam statüsünün ‘anıtsal’ örnekleridir. Bunları birer cinayet olarak yargılama konusu yapmanın, kayıpları meçhûl veya sayı olmaktan çıkartmanın, ölenlere ismini ve hatırasını kazandırmanın (1) bu memlekette can değeri bilinecekse eğer, çığır açıcı bir anlamı olacaktır. Devleti, otoriteleri Eski Ahit’ten kalan kadim emre uymaya çağırmanın bir adımı olacaktır: Öldürmeyeceksin! (Recep Tayyip Erdoğan 2010’da İsrail’e hitaben İbranicesini de söylemişti.)

Gezi isyanı ve sonrasında polis şiddetinin kurbanı olan insanların isimlerini, çehrelerini, hayatlarını biliyoruz. Önemsizleştirici (tek haneli rakamdalar!), suçlandırıcı hatta alaycı geçiştirmelere rağmen onların canlarının değerini bilmek, başlıbaşına bir politik anlam taşır. Devlet cinayetlerine karşı can değerini savunmak, yeterince yüksek bir politik anlamla yüklü.

Bu anlamın “Şehit” kudsiyetine ihtiyacı var mı? Evet, şehit makamı, ölenin sadece kıymetini tanımanın değil kayıpla baş etmenin de kadim ve mehabetli bir yoludur. Evet, postmodern zamanların hazdan, gündelikten ve hayatta olmaktan öte bir değer tanımayan ahlâkına karşı, canını feda edebilme erdemini, kahramanlığını hatırlamalıyızdır. Ama unutmayın: Bir kutsal savaş varsayan “şehit” terimi, o fedayı teşvik ve davet eder.

Unutmayın, şehit deyince saymaya başlamışsınız demektir, sayılan isimler de olsa insanlar neticede rakama döner. Dil, eksilmenin hüznünü gizlememeli, her bir kaybın acısını duymaktan, her bireysel kaybı görünür kılmaktan geri kalmamalı. Bizim, can değeri bilmeye ve bildirmeye, canların hesabını sormaya ihtiyacımız var.

Hrant Dink duvardan düşmemişti, değil mi? Geçen ay onun cinayet davası yeniden görülmeye başladı. Davanın şimdiye kadarki seyrinin, insanları Hrant Dink’in de sanki duvardan düştüğüne inandıracak bir geçiştirme organizasyonuna dönüştüğünü biliyoruz. Avukatlarından Fethiye Çetin’in Metis Yayınları’ndan çıkan yeni kitabının adı, kâfi bir özettir: Utanç Duyuyorum. Bu davanın ‘adi cinayet’ hudutlarına sıkıştırılmaktan kurtarılması, elbette çok daha fazlasıdır ama aynı zamanda yine can değeri davasıdır.

1  Hakikat   Adalet  Hafıza  Merkezi’nin bu konuda  yaptığı büyük emek ürünü çalışmalar var: http://www.ha-kikatadalethafiza.org/kaynak.aspx? GResourceId=81&LngId=1  ve http:// www.hakikatadalethafiza.org/kaynak. aspx?GResourceId=83&LngId=1.

10 Ekim 2013
Kaynak: Birikim Dergisi, 294. sayı