Birgün: Evet, yayındayız! – Barış Atay

melihgokcek-misbah

Her ne kadar gün geçtikçe, Dünya’da olup biteni sosyal medyadan takip etsek de görsel medyanın; gücünü, hayatımızdaki varlığını ve önemini yitirdiğini söylemek pek mümkün değil. Televizyon icat edildiğinde; hayatımızda bu kadar yer kaplayacağı ya da bu kadar yönlendirici bir güç olacağı tahmin edilmiş midir bilinmez ama gün geçtikçe, her yeni egemenin, kontrol altına almak zorunda hissettiği bir alan olduğu kuşku götürmez bir gerçek.

Peki nedir medyayı bu kadar önemli kılan ? İktidarı; medya aygıtlarını sahiplenmeye, baskılamaya iten ? Özellikle; 31 Mayıs Direnişi ile başlayan süreçte; ben de çoğu duyarlı insan gibi, medya şirketlerinin ne derece bağımlı hale getirildiğini, direnişin, insanlara nasıl yanlış aktarıldığını ya da hiç aktarılmadığını gözlemledim ve deneyimledim. Bazılarımızın yeni tanıştığı; “iktidar medyası” kavramı, kimimizi hayal kırıklığına uğratırken kimimizi öfkelendirdi, bazılarımızı ise hiç şaşırtmadı. Paylaştığımız coğrafya içinde yaşanılan çoğu acıyı, olayı, sorunu görmememizin, uzak durmamızın, hakkında yanlış fikirler edinmemizin ; hepsini yıllarca bu medya aygıtlarından takip etmenin getirdiği bir bilgisizlik halinden kaynaklandığı özeleştirisini yaptık. O yüzden; bu sefer sesimizi çıkardık, protesto ettik, boykot çağrıları yaptık. Fakat medya şirketleri ve sermaye sahipleri; bağlılıklarına ve erkle olan ilişkilerine hiç ihanet etmediler.

Bu kısımları uzatmaya gerek yok çünkü hep beraber yaşadık. İşte bu süreç içerisinde aklıma, geçtiğimiz yıllarda izlediğim iki film geldi. İktidar ve medya ilişkilerini, medyanın gücünü, doğru kullanıldığında ne kadar etkili olabildiğini, mümkün olduğu ölçüde yansıttığını ve içeriklerini, bu dönemde yaşadıklarımızla ilişkilendirebileceğimi düşündüğüm iki dönem filmi. İlki; “Good Night, Good Luck”. 1950’lerin başlarında Senatör McCarthy tarafından başlatılan komünist avı döneminde yaratılan korku imparatorluğunu ve buna karşı durmaya karar veren haberci Edward R. Murrow’un hikayesi, diğeri ise kaybedilen Vietnam Savaşı sonrası  patlak veren Watergate skandalı yüzünden istifa etmek zorunda kalan ABD başkanı Nixon’un, karşısında çok zorlanmayacağını düşünerek onay verdiği, İngiliz talk show sunucusu Frost’la, halk önünde zedelenen itibarını kurtarmak için yapmaya karar verdiği röportajın hikayesi “Frost/Nixon”. Her ne kadar ABD tarihinden kesitler olsa da “halkı tutuklamalarla sindirmek, hükümet karşıtı bir ideolojiye sahip olmakla suçlamak, ansızın yapılan operasyonlar, fişlemeler, yasadığı yapılan dinlemeler, hükümet aygıtlarına ve yüksek mevkide ki yöneticilere verilen sınırsız yetkiler” gibi durumları içerdiğinden, günümüz Türkiye’si ile çok rahat bağ kurabileceğinizi düşünüyorum. Hatta Nixon’un söylediği “başkan yaparsa yasadışı olmaz” sözü, çoğumuzun zihninde bir tanıdığı çağrıştıracaktır. Ne yazık ki Türkiye’de görsel medyada, bir kaç şövalye ruhlu televizyoncu – eğer hala kovulmamışlarsa- ya da bir kaç alternatif haber kanalı dışında hükümetin yanlışları konusunda haber yapmaya cesaret eden birilerini bulmak mümkün değil. Fakat biz dikkatli bakarsak; iktidar ne kadar baskılarsa baskılasın, ne kadar elinde tutarsa tutsun, televizyon, kusurları göstermek konusunda çok güçlüdür. Bunu; örnek verdiğim filmlerde; McCarthy’nin; açıklamakta güçlük çektiği politikalarını anlatırken gözlerini kaçırmasında, terlemesinde, yutkunmasında, Nixon’un uzun eslerinde, başını eğişlerinde, deneyimsiz bir televizyoncunun soruları karşısındaki çöküşünde görebilirsiniz. Uzun süredir ilk defa inanmıyoruz duyduklarımıza. İnanmıyoruz yalanlara. Çünkü artık sadece bakmak yerine görüyoruz da aynı zamanda. Birsen Altaylı’nın sorusu karşısında şoke olan, sinirlenen, bunu gizleyemeyen başbakanı görüyoruz. Şimdi napacağız diye önüne bakan Bülent Arınç’ı, Kadir Topbaş’ın çaresizliğini, Hüseyin Avni Mutlu’nun acımasızlığını görüyoruz. Şafak Sezer’in “hükümet istifa” diye bağırdınız mı sorusu karşısında öylece bakakalmasını, belki de ertesi gün videosunun çıkacağını tahmin etmesine rağmen orda “yoooo” demek zorunda kalışını, kendi kendilerine arabuluculuk görevi verip, başbakandan azar işitince bunu söyleyemeyen, yutmak zorunda kalan “kanaat önderleri”ni, timsah gözyaşları döken Melih Gökçek’i ve yayında olduğunu anlayınca dona kalan Ahmet Misbah’ı görüyoruz. Siz ne kadar sahip olmaya, görmemizi  engellemeye çalışırsanız  çalışın, biz görüyoruz  ve artık çok gülüyoruz.
“Yayında mıyız?” Evet yayındayız. Kameraya el sallayın !

Barış Atay
18 Ağustos 2013
Kaynak; birgun.net