Radikal: Bir siyaset tarzı olarak aşırı hareketlilik – Ahmet İnsel

Başbakan’ın siyaset yapma tarzını tanımlarken, çeşitli olumlu ve olumsuz niteliklerinin yanında, aşırı hareketliliği de katmak gerek. Aşırı hareketlilik, siyaset literatüründe pek kullanılmayan bir kavram. Siyaset bilimciler, haklı olarak, bireysel davranış tanılarından hareketle siyasal ve sosyal olguları tanımlamayı sevmezler. Bundan kaçınırlar. Bunu psikolojizm olarak adlandırırlar. Bireysel davranış seviyesinden toplu davranış seviyesine düz bir çizgide geçilmediği, başka bir dizi etmenin devreye girdiği bilgisi, psikolojizme uzak durmayı öğütler.

Psikolojizm yapma riskini üstlenerek, bir benzetmenin dar anlam sınırlarını zorlamadan, aşırı hareketliliğin bugün Türkiye ’de siyasetin merkez gücünün sergilediği siyaset yapma tarzı olduğunu söyleyebiliriz. Tıp literatüründe hiperaktivite olarak geçen bu davranış biçimi, sadece öznenin sürekli kıpırtı halinde olmasını ifade etmez. Bunun yanında dürtüsel davranma, ani öfkelenme, sadece kendi düşüncesini dinleme, etrafına kendi doğru bildiğini empoze etmeye çalışma gibi davranış özellikleri de gösterir. Hiperaktif kişiliğin eğer elinde düşündüğünü hayata geçirme imkanı ya da gücü de varsa, çok başarılı, büyük işler yapabilir. Büyük riskler de alabilir. Elbette olumsuz sonuçları ya hemen ya da daha sonra ortaya çıkacak işlere sabırsızlıkla da girişebilir. Kişinin sergilediği bu aşırı hareketlilik hali, etrafındakilerin hayatını zorlaştırır. Aşırı hareketlilik halinde yaşayan birinin etki alanında bulunmak zor kişiliklerle birlikte yaşamanın önde gelen hallerinden biridir. Zor kişilikle yaşama hali, bugün sadece AKP çevresinin değil, bütün Türkiye toplumu için geçerli!

Bakanlar toplasın

Başbakan Erdoğan , kendi partisinin milletvekillerinin, belediye başkanlarının da izlemekte zorlandıkları bir siyaset aktivitesi sergiliyor. Bunu yaparken, örneğin bir kanun değişikliğinin gerekçelerini kendi partisinin milletvekillerinin nasıl sunduğunu hiç dikkate almadan, onları bir bakıma gerçeği gizlemeye çalışan kişiler konumuna düşürmekten çekinmiyor. AKP milletvekilleri, alkol satışı ile ilgili yeni sınırlamaları esas olarak gençleri koruma gerekçesiyle çıkardıklarını yemin billah mecliste ifade etmişken, kendisi bu sınırlamanın alkol kullanımını kamusal alanda görünmez kılmak amaçlı olduğunu neredeyse açıkça söylüyor. “Git evinde iç” derken, bu uygulamanın evdeki gençleri, çocukları nasıl koruyacağını bilmiyoruz. Ya da eski yasanın “iki ayyaş” tarafından çıkarıldığını, yeni yasanın ise inancın emrettiği gerçeği rehber aldığını söyledikten sonra, AKP sözcüleri bu lafları toparlamakta zorlanıyorlar. En sonunda, Hüseyin Çelik’in yaptığı gibi, “tamamen gelişigüzel söylenmiştir” deyip durumu düzeltmeye çalışıyorlar. Bir başbakanın açık kalmış bir mikrofon kazasında değil, kamuya konuştuğunu bilerek söylediği sözlerin “gelişigüzel” söylenmiş sözler olduğunu en yakınındaki kişi, parti sözcüsü tescil ediyorsa, ortada gerçekten bir sorun var demektir.

Bu tarzın başka bir tezahürü Boğaz’da üçüncü köprünün inşaat töreninde de karşımıza çıkıyor. Kürsüden “köprücü”yü çağıran, çağırırken “quick quick” diye seslenen, herkesin gözü önünde anlaşması yapılmış bir işte yeniden süre pazarlığı yapan Başbakan’ı izlerken, birden gözümün önüne yakın tarihte vefat eden Venezuela Başkanı Chavez’in her pazar televizyonda canlı olarak yaptığı upuzun “Alo Presidente” programı geldi. O da hiperaktif bir kişilikti. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy için de benzer değerlendirme sık yapılırdı.

Normal mi?

Açılışı yapılan köprüye Yavuz Sultan Selim adını vermek, AKP çevresinde kimin aklına geldi, bilmiyoruz. Cumhurbaşkanı da bu ismi coşkulu bir heyecanla ilan ettiğine göre, bunun toplumun takriben altıda birini oluşturan bir topluluk, Aleviler için ne anlama geldiğini de düşünüp buna rağmen o coşkuyu göstermiş demektir. Bu da galiba aşırı hareketlilik siyasetinin yarattığı bir öfori halidir. Aksi takdirde, Kürt sorununu çözme konusunda önemli, tarihi adımlar atarken, risk almaktan kaçınmazken, kimlik temelli yeni bir toplumsal çatışma fayını derinleştirmek, nasıl izah edilir? Bu öfori halinde, alınan kararın uzun vadedeki olumsuz sonuçlarını algılamak mümkün olmaz.

Bu aşırı hareketlilik siyaseti, en küçük direnişe karşı orantısız güç kullanır. En yukarıdan gelen “1 Mayıs’ta Taksim’e kimse çıkmayacak” emri karşısında mülki idare sorumlularına yegane davranış biçimi kalır: Şiddet kullanmak. “Ne yaparsanız yapın, orası için karar verdik, yapacağız…” diye haykırınca Başbakan, artık bibergazı ve fiziki güç kullanma sınırı kalmaz emniyet kuvvetlerinin. “Yapacağız…..” diye öfkeyle tepinme hali, normal bir davranış mıdır? Müzakere yollarını sürekli kapatan, partisinin belediye başkanı bu konuda tam tersi yönde güvence vermiş olmasına rağmen, kafasına koyduğunu ne olursa olsun empoze etme halini, otoriterlik taşkınlığı olarak mı ele almak gerekir, yoksa bu aşırı hareketlilik tezahürü mü? Galiba bu ikisinin birbirlerini karşılıklı besledikleri bir durum var ortada.

Felce yakınız

Otoyol kenarındaki çalıların temizlenmesinden bir kentin meydan planlamasına, alkolün nerede içilebileceğinden doğum kontrol hapının satış koşullarına, toplumsal yaşamın neredeyse her alanında, her konuya müdahil olan, nihai karar verici konumunu elinden bırakmayan bu aşırı merkeziyetçi, kaçınılmaz olarak hükümran ve ağır biçimde kuşatıcı siyaset tarzı ortak yarar açısından doğru ve iyi işler de yapabilir. Belki bazı tabuları kırmakta daha başarılı da olabilir. Ama siyaset, bir kişinin inancının emrettiği değerlere ve o kişinin davranış özelliklerine büyük ölçüde tabi olmaya başlarsa, bunun adı demokrasi olmaz. Demokrasi çoğulculuk ve müzakere kadar, asgari öngörülebilirlik de demektir. Aşırı hareketlilik siyaseti ise, çoğulculuğa ve müzakereye olanak tanımadığı gibi, şapkadan ne çıkacağının öngörülemez olması nedeniyle demokrasiyi felç eder.

Ahmet İnsel
2 Haziran 2013
Kaynak; radikal.com.tr