Bianet: Rengarenk bir geleceğe doğru

Baskının olduğu yerlerde ortalığı adeta bir duman basmaya başlıyor, yaratıcı ruhu olan sanatçılar boğulma hissine kapıldığından kendini ifade etmeden duramıyor, çorbada mutlaka tuzu oluyor.

tilbe-saranTilbe Saran gri günlerin artık geride kaldığına, asla eskisi gibi olunamayacağına ve renkli zamanların başladığına inanıyor.

Tiyatro, sinema ve televizyon oyuncusu, ayrıca seslendirme sanatçısı olan Tilbe’yle özellikle Gezi ruhu, film dünyası ve biraz da İstanbul hakkında sohbet ettik…

Reha Erdem’in merakla beklenen son filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar ilk olarak bu hafta Toronto Film Festivalinde görücüye çıktı. Sinema kariyerinde önemli yer tutan Reha senin için neler ifade ediyor?

Evet, son filmini ben de heyecanla görme arzusundayım. Reha’yla aynı yıllarda, paralel yollarda ilerledik, hatta büyüyüp olgunlaşma süreçlerimizde de ortaklıklar olduğunu düşünüyorum. Fransız ekolünden gelmemiz, aynı dershaneye yazılmış olmamız, reklam dünyası derken Kaç Para Kaç‘ta beraber çalışma imkânımız oldu.

Başka filmlerde de işbirliğimiz sürmüş olsa da tiyatro yapma projemizi bir türlü gerçekleştiremedik. Sinemasındaki şiirselliği beğeniyor ve derinlikli buluyorum. Filmlerinin her biri çok farklı, her defasında yeni bir dünya kuruyor bunu da gerçekten başarıyor. Eserleri için bir sıralama yapmam zor fakat ille de merak ediyorsan Hayat Var favorim…

Geçenlerde sona eren Venedik Film Festivalinde ilk defa bir belgesele büyük ödül verildi. Senin belgesellerle aran nasıl?

İlgiyle takip ediyorum. İKSV’nin son İstanbul Film Festivalinde seyrettiğim Vatikan hakkındakiMadonna Ağlıyor beni epey sarstı (Mea Maxima Culpa: Silence in the House of God Alex Gibney). Din suiistimal edilerek rahiplerin çocukları taciz etmesine göz yuman Katolik kilisesiyle ilgiliydi.

Samimiyeti ve karakterleriyle beni etkileyen bir diğer belgesel Lübnan’daki Aynül Hilva kampında yıllardan beri korkunç şartlar altında yaşayan Filistinlilerle ilgili Dünya Bizim Değiloldu (A World Not Ours - Mahdi Fleifel).

İsrail’in gizli örgütü Şin Bet hakkındakini (The Gatekeepers - Dror Moreh) çok merak etmeme rağmen kaçırmıştım.

Benim şahsen katkıda bulunduklarım arasında aklıma anlatıcı olarak çalıştığım, Türsak’ın sponsorluğunda çekilen Troya ve Bergama hakkındaki belgesel geliyor.

Sanki son zamanlarda gerçek kurgunun önüne geçmeye başladı ve sahiciliğe yönelik arzu arttı. Olaylar yeterince fantastik bir hale geldiğinden belgesellerin öne çıkması doğal bence.

Gezi olaylarına ne diyorsun?

Olaylara kısa ve uzun vadede bakılması gerektiğine inanıyorum…

Mesela Gezi hepimizin diline yerleşen sözcükler, cümleler ve ifade biçimleri kazandırdı. Bazıları Taksim’deki direnişten bir lider çıkmamasından şikâyetçi oysa hiyerarşinin olmadığı bir düzen önerisi vardı Gezi’de, kendiliğinden gelişen bir dinamizmi vardı; eski anahtarlarla geleceğin kapıları açılmıyor, artık yeni şeyler söylemek lazım, örneğin benim yakında oynamam mevzubahis olan tiyatro oyununda değişikliklerin olması yüksek ihtimal.

Seksenlerde kırışıksız bir toplum oluşturma girişimi vardı; tektipleştirme çabası son zamanlarda da dinî referanslar kullanılarak sanki bir ütülemeye dönüştü. Dibe vuruldu ve soluksuz kalındığı için bir haysiyet ayaklanması gerçekleşti.

Son yıllarda özellikle sanatçılar bu baskılara çok maruz bırakıldılar, hedef gösterildiler.

Baskının olduğu yerlerde ortalığı adeta bir duman basmaya başlıyor, yaratıcı ruhu olan sanatçılar boğulma hissine kapıldığından kendini ifade etmeden duramıyor, çorbada mutlaka tuzu oluyor.

Tabii hırpalama pratiği halen sürüyor, bakınız Mehmet Ali Alabora‘ya karşı yürütülen hayali sabuklamalar…

afis-gezi

 

Burgaz’da Gezerken… oyunu?

Evet, benim ve Burgazada Forumunun ortak iradesiyle gerçekleşti geçen haftaki performans, o örnekte de biraz önce söylediğim durum geçerli, dört tiyatro yazarı bir anda biraraya geldi ve oyun ortaya çıktı; oyunculardan birileri hazır bulunamadığı zaman roller anında başkalarına devredildi.

Aklıma 1402 yasası Şehir Tiyatrolarını sarsarken ortaya çıkan dayanışma ruhu geliyor, o zamanlar perde asla kapatılmadı çünkü tiyatroyu yaşatmak esastı. Şu andaki dinamizm de aynı, durum insanları birleştirdi, acıda ve umutta ortaklık oluştu. Gezinin en önemli özelliği bence doğuyu batıya taşımasıydı.

Gezerken… adada oynarken seyircilerle güzel bir diyalog oluştu, 150 kişinin arasında en aktif izleyici küçük Berfin oldu: Oyunculara cevap verdi, hatta laf yetiştirdi.

Şu andaki projelerin?

Zenne ekibinin yeni filmi Çekmeceler‘de çalışacağım. Filmde Taner Birsel, Ece Dündar veNilüfer Açıkalın gibi isimler de var. Caner Alper ve Mehmet Binay‘ın Zenne‘si bence çok doğru bir zamanda haykırılmak istenen birçok şeyi ifade etti, o yüzden ben Zenne‘yi çok önemsiyorum. Çünkü “Yalanlarla beslendiğimiz yeter” diyordu adeta;  Caner ve Mehmet’le hayat zaten yalansız ve maskesiz yaşanıyor.

Yeni filmin çekimleri aralık gibi başlayacak, hazırlık ve yapım süreci uzun ve zorlu olacak çünkü olaylar çeşitli dönemler ve mevsimlerde geçiyor; konu sağlıksız bir baba-kız ilişkisi, toplumsal rollerin ve kodların cinsellik üzerindeki bölücü etkileri irdelenecek diyebilirim.

Bir İstanbul hanımefendisi olarak İstanbul’un durumu hakkında ne diyorsun?

İltifat ediyorsun… İstanbul… Genelde şehirleri betimleyen bir siluetleri olur, imparatorluklar başkentinin öyle bir şeyi kalmadı, bir ara Dolmabahçe’nin arkasına otel yapıldı diye şikâyetçiydik, sonrasında herhangi bir şehircilik anlayışı olmadığından gökdelenler her yerden yükseldi, sahiller, adalar, Çamlıca imara açıldı, inanılmaz bir kıyım yaşanıyor. Geçenlerde Yassı ve Sivri adalarda yapılan protestoya da katıldım…

Tarihi, kültürel ve doğal bir mücevheri çöplüğe çevirdik.

Ahmet Muhip Dıranas‘ın zamanında yazdığı Yağma diye bir şiiri var “Göksel kayıklara binip gittiler…” diye, şimdiki hali görse ne derdi acaba? Üstelik biz şimdi kayığa bile binemeyeceğiz gibi görünüyor, asfalttan yürüyerek yol alacağız herhalde… (MT/EKN)

Murat Türker
14 Eylül 2013
Haberin kaynağı için tıklayınız; bianet.org